Uyku Getiren Menekşe Masalı

Mine Kaya 421 Okuma Süresi: 8 dk Uyku Getiren Masallar
Uyku Getiren Menekşe Masalı

Ayışığı, pencerenin perdesinden süzülüp odanın duvarında yumuşacık bir gölge yaparken, Defne yorganının ucunu parmaklarıyla buruşturuyordu. Gözleri kapanacak gibi oluyor, sonra birden açılıyordu. Sanki uykusu tam kapıdan içeri girecek, ama son anda vazgeçip geri dönüyordu.

Annesi kapının aralığından başını uzattı, sesini olabildiğince sakin tuttu.

"Defne, hâlâ uyumadın mı?"

Defne yastığını dikleştirdi, kollarını göğsünde birleştirdi.

"Uyku gelmiyor. Geliyor gibi oluyor… sonra gidiyor."

Annesi odanın içine girdi, yatağın kenarına oturdu. Defne’nin saçlarını okşadı.

"O zaman uykuyu çağırmanın başka bir yolunu bulacağız."

"Nasıl?"

Annesi, Defne’nin komodininin çekmecesini açtı. İçinden küçük bir kese çıkardı. Kese, eski bir lavanta kesesine benziyordu ama lavanta kokusu yoktu; daha çok yağmurdan sonra toprağın kokusu gibi, serin ve hafif tatlı bir kokusu vardı.

"Bunu bana küçükken anneannem vermişti."

Defne gözlerini kocaman açtı.

"İçinde ne var?"

Annesi keseyi avucunda çevirdi, sanki çok tanıdık bir şeyi yeniden hatırlıyormuş gibi gülümsedi.

"Uyku getiren menekşe çiçeği."

Defne, menekşeyi biliyordu. Parktaki çiçeklerin arasında olurdu, yaprakları küçük, rengi mor, kokusu sessiz gibi… Ama “uyku getiren” kısmı, Defne’nin aklını hemen yakaladı.

"Menekşe uyku mu getirir?"

"Bu menekşe sıradan değil."

Defne biraz şüpheli baktı.

"Sıradan değilse… nereden geliyor?"

Annesi, odanın ışığını biraz daha kıstı. Sanki masalın kapısını aralıyordu.

"Bir yer var… adı Menekşe Uykuluğu."

Defne gülümsedi; bu isim ona komik geldi.

"Uykuluğu mu? Oraya gidince herkes uyuyor mu?"

"Hayır. Orada uyku bir şey gibi… toplanıp saklanıyor. Ama kimseyi zorla uyutmuyor. Uyku, ancak isteyenin yanına gelir."

Defne, yorganını çenesine kadar çekti.

"Ben istiyorum. Ama gelmiyor."

Annesi, kesenin ağzını azıcık açtı. İçinden küçücük kurumuş bir çiçek çıktı. Menekşe… ama rengi solmamıştı. Moru hâlâ canlıydı.

"Bu menekşe, uykunun yolunu bilen bir çiçek."

Defne dikkatle eğildi.

"Peki yol nerede?"

Annesi menekşeyi kesenin içine geri koydu, keseyi Defne’nin avucuna bıraktı.

"Gözlerini kapatırsan, menekşe sana anlatır."

Defne menekşeyi sımsıkı tuttu. Bir an annesine baktı; annesi ciddi değildi ama çok inanır gibiydi.

"Ya anlatmazsa?"

"O zaman ben anlatırım."

Defne derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı. Kese avcunda yumuşacık duruyordu. Koku, bir bulut gibi zihninin içine yayıldı.

Ve o anda, Defne sanki yatağın içinde değil de başka bir yerde, yumuşak çimenlerin üstünde oturuyordu.

Ay, dev bir lamba gibi tepede duruyordu. Çimenler maviye çalıyordu; sanki gece, her şeye bir damla boyayla dokunmuştu. Defne’nin yanında, çantasına benzer ama daha parlak bir şey belirdi. Defne şaşırdı.

"Bu benim çantam değil."

Çantanın içinden minicik bir ses geldi.

"Senin çantan değil, senin uykuna ait."

Defne irkildi, etrafına bakındı. Bir süre sonra sesin çantadan değil, çantasının yanındaki minik, şapkalı bir varlıktan geldiğini fark etti. Boyu Defne’nin dizine bile gelmiyordu. Şapkası bir yaprak gibiydi, üstünde menekşe rengi küçük bir düğme vardı.

"Sen kimsin?" diye sordu Defne.

Minik varlık şapkasını çıkardı, eğildi.

"Ben Sude. Menekşe Uykuluğu’nun uyku bekçisiyim."

Defne gözlerini kısarak ona baktı.

"Uyku bekçisi mi? Bekçi ne yapar?"

Sude, yüzünü ciddileştirdi ama burnu o kadar küçüktü ki ciddi görünmeye çalışırken komik oldu.

"Uykunun kaybolmamasını sağlar. Çünkü bazı geceler uyku, yanlış yerlere saklanır."

"Yanlış yerler neresi?"

Sude parmağıyla uzakları işaret etti. Orada, bulutların altında bir gölge gibi duran bir kule vardı. Kule, sanki gökyüzüne batırılmış bir kurşun kalem gibiydi.

"Uykusuzluk Kulesi."

Defne’nin içi hafifçe ürperdi.

"Orada ne var?"

Sude mırıldandı.

"Düşünce Fısıltıları. Kafanın içinde konuşup duran cümleler var ya… işte onlar orada büyür. Eğer çok büyürlerse, uykuyu saklarlar."

Defne hemen kendi aklını düşündü: yarınki ödev, kaybolan tokası, akşam izlediği çizgi film, annesinin “yarın erken kalkacağız” demesi… Hepsi bir anda üst üste geldi.

"Benim düşüncelerim… kuleye mi gidiyor?"

Sude, omuzlarını silkti.

"Bazıları. Ama merak etme, onları geri almanın yolu var."

Defne çantasındaki keseyi hatırladı, elini cebine attı. Kese oradaydı.

"Uyku getiren menekşe bende."

Sude, gözlerini parlatıp sevinçle zıpladı.

"Harika! O zaman Menekşe Uykuluğu’na gidebiliriz. Orada menekşe, uykuya yol açar."

Defne, birden heyecanlandı.

"Hadi gidelim!"

İkisi birlikte çimenlerin arasından yürüdüler. Çimenler, ayaklarının altında şeker gibi çıtırdamıyordu; daha çok yumuşak bir battaniye gibiydi. Uzakta, menekşe tarlaları görünüyordu. Binlerce menekşe, mor bir deniz gibi dalgalanıyordu.

Defne tarlaya yaklaşınca, koku değişti. Kokunun içinde bir şey vardı: sanki “tamam” diyen bir his… Her şeyin yerli yerinde olduğunu söyleyen bir sessizlik.

Tam o sırada, menekşelerin arasından uzun bir varlık çıktı. İnce, uzun, gri bir pelerin giyiyordu. Yüzü yoktu; sadece iki küçük, karanlık nokta. Defne bir adım geri çekildi.

"Bu da kim?"

Sude dişlerini sıktı.

"Kule’nin gölgesi… Adı Deniz."

Gri pelerinli varlık, sesini rüzgâr gibi yaydı.

"Uykuya mı geldin, Defne?"

Defne şaşırdı.

"Adımı nereden biliyorsun?"

Deniz hafifçe eğildi.

"Düşüncelerini dinledim. Geceleri herkes kendini anlatır."

Defne’nin içi biraz sıkıştı. Gizli saklı sandığı şeyleri birinin dinlemesi… hoşuna gitmedi.

"Dinleme!"

Deniz güldü ama gülüşü gerçek bir gülüş değildi; daha çok camın titremesi gibi.

"Ben dinlerim. Çünkü dinlemek benim işim. Sonra o düşünceleri büyütürüm."

Sude araya girdi.

"Onu dinleme, Defne! Deniz, ‘ya olmazsa’ cümlelerini sever."

Defne Deniz’a baktı; gerçekten de Deniz konuşurken Defne’nin aklında şu cümleler dolaşmaya başladı: “Ya uyuyamazsam?”, “Ya yarın çok yorgun olursam?”, “Ya herkes uyur da ben uyumazsam?”

Defne, bunu fark edince ellerini kulaklarına kapattı.

"Sus!"

Deniz, pelerininin içinden ince bir sis çıkardı. Sis, menekşelerin üzerine yayıldı. Menekşelerin moru bir an soluklaştı. Defne paniğe kapıldı.

"Menekşeler!"

Sude keseye işaret etti.

"Uyku getiren menekşeyi çıkar! Ona dokun ve kokusunu hatırla!"

Defne keseyi açtı, menekşeyi avucuna aldı. Menekşe sıcak değildi, soğuk da değildi; sanki Defne’nin avucuna tam uygun bir sıcaklıktaydı. Defne kokladı.

Ve kokuyla birlikte, bir şey hatırladı: Annesinin akşamüstü gülümsemesi, yorganın ağırlığı, odanın güvenli kokusu… Defne’nin içi yumuşadı. Deniz’ın sisinin içinden geçip gelen cümleler, birer birer küçüldü.

Defne menekşeyi Deniz’a doğru kaldırdı.

"Ben uykumu istiyorum."

Deniz geri çekildi.

"Uyku… bana ait değil."

"Değil." dedi Defne kararlı bir sesle. "Benim."

Sude, Defne’nin yanında durdu.

"Hadi Menekşe Uykuluğu’nun kapısını açalım!"

Menekşe tarlasının ortasında, görünmeyen bir kapı varmış gibi bir anda mor bir ışık belirdi. Işık, kapı şeklinde çizildi; çerçevesi menekşe yapraklarından oluşuyordu.

Defne kapıya yaklaşınca kapı fısıldadı.

"Uyku, aceleyle gelmez."

Defne nefesini tuttu.

"Ben acele etmeyeceğim."

Kapı bir kez daha fısıldadı.

"Uyku, korkuyla tutulmaz."

Defne yutkundu.

"Korkmayacağım… en azından deneyeceğim."

Kapı son kez fısıldadı.

"Uyku, bırakınca gelir."

Defne, menekşeyi göğsüne bastırdı. O an anladı: Uyku, yakalanacak bir şey değil; gelen bir misafir gibi. Kapı yavaşça açıldı.

İçeride, küçük raflar vardı. Raflarda şişeler dizilmişti; şişelerin içinde minicik ışıklar, küçük bulut parçaları, yumuşak bir duman gibi kıpırdayan şeyler… Sude fısıldadı.

"Bunlar uyku parçacıkları. Herkesin uykusu farklı kokar."

Defne rafların önünde yürüdü. Bir şişenin içinde, maviye çalan bir ışık parlıyordu. Şişenin üstünde bir etiket vardı: “Defne”.

Defne heyecanla şişeyi aldı.

"Bu benim!"

Tam o sırada Deniz kapının dışında belirdi, sesi daha sertti.

"Onu alamazsın. O şişeyi açarsan, düşüncelerin susar. Susarlarsa ben ne yaparım?"

Defne ilk kez Deniz’a acıyarak baktı. Çünkü Deniz’ın sesi, korkutucu olmaktan çok yalnız gibiydi.

"Sen… hiç uyumuyor musun?"

Deniz durdu, pelerini titredi.

"Ben uykuyu bilmem. Ben sadece ‘ya’ları bilirim."

Defne şişeyi göğsüne bastırdı.

"Ama ‘ya’lar da yoruyor."

Sude başını salladı.

"Deniz, uykudan korkar. Çünkü uyku gelince, düşünce fısıltıları küçülür."

Defne, menekşeyi şişenin ağzına dokundurdu. Şişe, tık diye açıldı. İçinden çıkan uyku parçacığı, Defne’nin yüzüne doğru yumuşak bir rüzgâr gibi yayıldı.

Defne’nin omuzları gevşedi. Göz kapakları ağırlaştı ama bu kez ağırlaşmak korkutucu değildi; güzel bir battaniye gibiydi.

Deniz, bir adım daha yaklaştı.

"Ya yarın… ya ödev… ya unutursan…"

Defne gözlerini yarım açtı, gülümsedi.

"Yarın düşünebilirim. Şimdi değil."

Bu cümle, sanki tarladaki tüm menekşeleri yeniden morarttı. Deniz’ın pelerini inceldi, sis dağıldı. Deniz küçülmedi ama yumuşadı; sesi, rüzgâr gibi değil, bir yaprak gibi oldu.

"Ben… dinlemeyi bırakabilir miyim?"

Defne şaşırdı.

"İstersen… dinlemek yerine susmayı deneyebilirsin."

Sude, Deniz’a küçük bir menekşe uzattı.

"Bu, susmayı öğretir. Ama zorla değil. İstersen."

Deniz menekşeyi aldı, ilk kez yüzü yokken bile “rahatladı” gibi göründü.

"Belki… denerim."

Defne’nin gözleri artık kapanıyordu. Uykunun içinden annesinin sesi gibi bir sıcaklık geliyordu.

"Defne…"

Defne, o sese doğru dönmek istedi. Menekşe Uykuluğu’nun rafları, tarlalar, ay ışığı… hepsi yavaşça uzaklaştı.

Bir anda Defne tekrar yatağındaydı.

Annesi hâlâ yatağın kenarında oturuyordu. Defne’nin avucunda kese duruyordu.

"Gittiğim yeri gördüm." dedi Defne, sesi kısık çıktı.

Annesi gülümsedi.

"Menekşe Uykuluğu’nu mu?"

Defne başını hafifçe salladı.

"Sude vardı. Bir de… Deniz."

Annesi şaşırmış gibi yaptı ama gözleri anlayışlıydı.

"Deniz bazen herkesin kapısını çalar."

Defne gözlerini kapatırken son bir şey söyledi.

"Ben ona ‘yarın düşünürüm’ dedim."

Annesi, Defne’nin alnına küçük bir öpücük kondurdu.

"Bu, uykunun en sevdiği cümle."

Defne’nin nefesi yavaşladı. Kese avucunda hafifledi sanki. Menekşe kokusu bir süre daha durdu; sonra o da bir battaniye gibi Defne’nin uykusuna karıştı.

Ve uyku, bu kez kapıdan vazgeçmedi. Sessizce içeri girdi, Defne’nin yanına kıvrıldı; tıpkı menekşelerin gece boyu çimende kıvrılıp durması gibi.

Defne’nin son düşüncesi, minik bir fısıltıydı:

"Yarın… sonra."

Yazıyı Paylaş: