Su Samuru Masalı

Mine Kaya 184 Okuma Süresi: 10 dk Çocuk Masalları
Su Samuru Masalı

Gökyüzünün pamuk gibi bulutlarla süslendiği, suyun gümüş gibi parladığı bir vadide, koca bir dere kıvrıla kıvrıla akardı. Bu derenin kenarında söğüt ağaçları eğilir, yapraklarını suya değdirip sanki suyla fısıldaşırdı. İşte tam burada, sazlıkların arasına saklanmış küçük bir oyukta, neşeli bir su samuru yaşardı.

Onun adı Poyraz’dı. Poyraz, diğer su samurlarından biraz farklıydı: Güldüğü zaman sadece kendisi mutlu olmazdı; sanki dere de gülerdi, taşlar da. Su üstünde kayarken çıkardığı “şap” sesleri, kuşlara oyun gibi gelir, balıkların bile merakla başını uzatmasına sebep olurdu.

Poyraz’ın en sevdiği şey, sabahın erken saatlerinde suyun üstünde sırtüstü yatıp bulutları izlemekti. Bulutlara bakar, onları bir şeye benzetir, sonra kendi kendine kıkırdardı.

Bir sabah yine böyle yapıyordu ki, kıyıdaki çalılıkların arasından tedirgin bir ses duydu.

"Poyraz! Poyraz! Nerdesin?"

Poyraz hemen doğrulup kulaç attı, kıyıya yanaştı. Sesin sahibi, küçük bir kaplumbağaydı. Kaplumbağanın adı Mert’ti; gözleri her zamanki gibi meraklı ama bu kez biraz da kaygılı görünüyordu.

"Buradayım Mert! Nefes nefese kalmışsın. Ne oldu?"

"Dere… dere değişik kokuyor. Bir de suyun rengi… sanki biraz bulanıklaştı."

Poyraz suya baktı. Gerçekten de bazı yerlerde su normalden daha mat görünüyordu. Ama Poyraz hemen korkmak istemedi. Neşesi, zor zamanlarda bile önce çözüm arardı.

"Belki yukarı taraftan toprak kaymıştır. Hadi gidip bakalım."

Mert başını salladı. Poyraz ise suyun içine dalıp bir an sonra parıltılı gözlerle tekrar çıktı.

"Macera zamanı!"

Mert kaşlarını kaldırdı.

"Macera zamanı mı? Bu… bu biraz korkutucu."

"Korkutucu olabilir ama yalnız değiliz. Hem ben buradayım."

Poyraz bunu söylerken içinden hafif bir titreme geçti. Çünkü suyu gerçekten de eskisi kadar temiz hissetmemişti. Yine de neşesini saklamadı; Mert’in cesarete ihtiyacı vardı.

İkili dere boyunca yukarı doğru ilerlerken onlara başka arkadaşlar da katıldı. Sarı gagalı ördek Nida, dalların arasından süzülen sincap Baran ve çimenlerin üstünde zıplayan kurbağa Efe… Hepsi dereyi seviyordu. Çünkü dere onların oyun alanı, suyu onların aynasıydı.

Nida kanatlarını çırpa çırpa indi.

"Ben de fark ettim! Suyun üstünde minicik kabarcıklar var, hem de garip kokuyor."

Efe bir an durup burnunu kırıştırdı.

"Benim burnum güçlüdür! Bu koku… ıslak yaprak kokusu değil."

Baran dalların üstünden bağırdı.

"Belki biri dereye bir şey düşürdü!"

Poyraz başını salladı.

"O zaman bulacağız. Çünkü bu dere bizim evimiz."

Yol boyunca Poyraz, arkadaşlarını oyalamak için küçük şakalar yapıyordu. Bir taşın üstünde takla attı, suya “hop!” diye atladı, sonra yüzünü suyun üstünde gösterip baloncuk üfledi. Ama her kahkahanın arkasında, giderek büyüyen bir endişe vardı.

Dereyi takip edip dar bir boğaza geldiklerinde, suyun kenarında farklı bir iz gördüler: İnsan ayak izleri… Ayrıca küçük plastik parçalarına benzeyen şeyler de sazlıkların arasında parlıyordu.

Mert fısıldadı.

"Bu… bu ne?"

Poyraz, plastik parçasını patisiyle dürttü. Sertti, kırılmıyordu.

"Bunu dere yutamaz, Mert. Bu dereye ait değil."

Nida ürperdi.

"İnsanlar bazen bırakıyor… ama niye burada?"

Tam o sırada, yukarıdan bir ses geldi. İnsana ait bir ses değildi; daha yumuşak, titrek, ince… Sanki birileri yardım istiyordu.

"Buradayım… buradayım…"

Baran hemen tırmandı, dalların arasında ilerledi. Sonra heyecanla geri seslendi.

"Burada küçük bir kuş var! Kanadı ıslanmış, çamura saplanmış!"

Poyraz hiç düşünmeden suya daldı, boğazın kenarındaki çamurlu bölgeye yaklaştı. Orada minicik bir su kuşu çırpınıyordu. Kanadına yapışmış şeffaf ama yapışkan bir şey vardı; kuş hareket edemiyordu.

Poyraz yavaşça yaklaştı.

"Korkma. Ben Poyraz. Seni çıkaracağız."

Kuşun gözleri doluydu.

"Ben… ben Zeytin. Uçamıyorum. Su beni çekiyor gibi."

Poyraz içinden bir an “Ya başaramazsam?” diye geçirdi. Ama hemen kendini toparladı. Neşeli olmak bazen yalnızca gülmek değil, korkuya rağmen ileri gitmekti.

"Zeytin, beni dinle. Nefes al. Ben seni tutacağım."

Mert kıyıdan seslendi.

"Poyraz, dikkat et! O yapışkan şey sana da bulaşabilir!"

Poyraz patilerini suyun üstünde yavaşça hareket ettirerek Zeytin’in yanına geldi. Efe bir anda atıldı.

"Benim dilim uzun! Belki çekebilirim!"

Efe yapışkan şeye dilini değdirince yüzünü buruşturdu.

"Iyy! Bu kötü!"

Nida hemen devreye girdi.

"Tüyleri zarar görmesin. Yumuşak bir şey lazım."

Baran ağaçtan bir tutam yumuşak yosun getirdi.

"Şunu deneyin! Yosun naziktir."

Poyraz yosunu kullanarak yapışkanı yavaşça kaldırmaya başladı. Zeytin ince ince titriyordu.

"Canım acıyor mu? Bilmiyorum… ama korkuyorum."

Poyraz sakin bir sesle cevap verdi.

"Korkman normal. Ama korku geçici. Şimdi ben buradayım."

Biraz uğraştılar. Yapışkan şey tüylerden ayrıldı. Zeytin serbest kalınca nefes aldı ama hâlâ uçamıyordu; kanadı yorulmuştu.

Zeytin, Poyraz’ın boynuna sokuldu.

"Teşekkür ederim… ben burada kalırsam yine saplanırım."

Poyraz kararlıydı.

"Seni güvenli bir yere götüreceğiz."

Mert ise çevreye bakıyordu. Gözleri ciddileşti.

"Bu sadece bir kuş meselesi değil. Bu yapışkan şey… dereyi hasta ediyor olabilir."

Poyraz başını salladı.

"Evet. Ve biz bunun kaynağını bulmalıyız."

İlerledikçe dere kenarında daha çok plastik parça, daha çok yabancı iz gördüler. Sonunda küçük bir açıklığa ulaştılar. Açıklığın kenarında, dereye yakın bir yerde, rüzgârla sallanan bir torba ve birkaç kutu vardı. Bir de suya karışmış, yağ gibi parlayan ince bir tabaka… Derenin üstü pırıl pırıl değil, sanki gözyaşı gibi ağır görünüyordu.

Nida kısık sesle konuştu.

"İnsanlar buraya gelmiş. Eşyalarını bırakmış."

Baran dişlerini sıktı.

"Neden böyle yaparlar? Bu dereyi sevmezler mi?"

Poyraz bir an sessiz kaldı. Ne söyleyeceğini bilemedi. Çünkü bazen “neden” sorusunun cevabı hemen bulunmazdı. Ama “ne yapacağız” sorusu oradaydı.

Mert yavaşça yaklaştı.

"Biz tek başımıza bunu temizleyemeyiz."

Efe zıpladı.

"Ama bir şey yapmazsak daha kötü olur!"

Poyraz derin bir nefes aldı. Sonra arkadaşlarının yüzüne baktı. Onlar ona bakıyordu; sanki “Bir fikir bul” diyorlardı.

Poyraz’ın aklına dere aşağısında yaşayan yaşlı balıkçıl kuşu geldi. Adı Hakan’dı. Hakan, yıllardır vadide yaşar, insanları da tanırdı. Belki yardım isteyebilecekleri birini biliyordu.

"Hakan’ı bulmalıyız."

Mert şaşırdı.

"Yaşlı balıkçıl mı? O çok uzak."

"Uzak ama imkânsız değil."

Nida kanatlarını açtı.

"Ben havadan hızlı giderim. Ona haber verebilirim."

Poyraz sevindi.

"Harika! Nida, sen uç. Biz de Zeytin’i güvenli yere taşıyalım. Sonra burada buluşuruz."

Zeytin titrek bir sesle konuştu.

"Ben… ben size yük olmak istemem."

Poyraz gülümsedi.

"Yük değilsin. Arkadaşsın."

Zeytin’in gözleri doldu ama bu kez korkudan değil; sıcak bir duygudan.

Ekip hızlıca iş bölümü yaptı. Poyraz ve Mert, Zeytin’i daha temiz bir su birikintisinin yanındaki yumuşak otların üzerine götürdü. Baran çevreden kuru yapraklar getirip küçük bir yuva gibi yaptı. Efe, Zeytin’i güldürmek için abartılı zıplamalar yaptı.

Efe zıplarken bağırdı:

"Bak bak! Ben uçabiliyorum! Kurbağa kuşu oldum!"

Zeytin ilk kez gülümsedi.

"Sen uçmuyor, düşüyorsun."

Efe kahkaha attı.

"Aynı şey işte!"

Poyraz da güldü. O an, bu küçük gülüşlerin dereyi iyileştirecek gücü olmadığını biliyordu. Ama insanın… ya da su samurunun… kalbine güç verdiğini biliyordu.

Bir süre sonra Nida geri döndü. Yanında Hakan vardı. Hakan, uzun boynu ve ciddi bakışlarıyla açıklığa yaklaşınca gözleri büyüdü.

"Bu kötü olmuş."

Poyraz heyecanla anlattı:

"Suyu kirleten şeyler var. Zeytin saplandı. Derenin rengi değişti."

Hakan başını salladı.

"Bu bölgede bazen insanlar piknik yapar. Bazıları geride çöp bırakır. Ama şu yağlı tabaka… bu daha tehlikeli."

Mert hemen sordu.

"Ne yapabiliriz?"

Hakan düşünceliydi.

"Yakında küçük bir köy var. İnsanların hepsi aynı değil. Bazıları doğayı sever. Onlara haber vermek lazım."

Poyraz’ın içinde bir kıpırtı oldu. “İnsanlardan yardım istemek” düşüncesi hem umut verici hem de biraz korkutucuydu. Ya kimse dinlemezse?

"Peki bizi dinlerler mi?"

Hakan gözlerini yumuşattı.

"Doğru insanlara giderseniz, evet."

Nida hemen atıldı.

"Ben insanları tanıyorum. Geçen yaz bir çocuk bana ekmek vermişti. Adı Kerem’di."

Baran şaşkınlıkla sordu.

"İnsan adı mı söyledin? Gerçekten tanıyor musun?"

Nida gururla gagasını kaldırdı.

"Tabii! Kerem çok dikkatliydi. Çöplerini toplamıştı."

Poyraz’ın kalbi umutla doldu.

"O zaman Kerem’i bulalım."

Hakan plan yaptı: Nida havadan köye gidecek, Kerem’in evinin bahçesine konacak ve dikkat çekecekti. Poyraz ve Mert ise dere boyunca ilerleyip köye yakın bir noktada bekleyecekti. Baran ve Efe, Zeytin’in yanında kalacaktı.

Ayrılmadan önce Zeytin Poyraz’a seslendi:

"Geri dönecek misin?"

Poyraz, Zeytin’in gözlerindeki endişeyi gördü.

"Döneceğim. Çünkü söz veriyorum."

Zeytin kısık bir sesle ekledi:

"Ben de iyileşince uçup yardım edeceğim."

Poyraz gülümsedi.

"İşte bu! Neşeli takım büyüyor."

Poyraz ve Mert dere boyunca ilerlerken gökyüzü biraz karardı. Rüzgâr çıkmıştı. Poyraz’ın içi de kararıyor gibiydi. Bir yandan “Ya köydekiler anlamazsa?” diye düşünüyordu. Mert onun sessizliğini fark etti.

"Poyraz… sen korkuyor musun?"

Poyraz durdu. Neşeli su samuru, ilk kez neşesini saklamadan gerçeği söyledi.

"Evet. Korkuyorum. Ama korkmak, durmak demek değil."

Mert’in gözleri parladı.

"Ben de korkuyorum. Ama seninle yürüyünce… korku küçülüyor."

Poyraz’ın boğazı düğümlendi. Arkadaşlık bazen böyleydi: İçindeki yükü hafifletirdi.

Köye yakın bir yerde beklerken Nida’nın kanat sesini duydular. Nida telaşlı ama umut dolu görünüyordu.

"Kerem geliyor! Yanında bir yetişkin var. Bir de eldivenler, torbalar getirmişler!"

Az sonra Kerem ortaya çıktı. Kerem’in yanında da babası vardı. Kerem, dereyi görünce yüzünü buruşturdu.

"Baba, bak! Su kirlenmiş!"

Babası da ciddi bir sesle konuştu:

"Evet… burada çöp var. Hemen temizlemeliyiz. Ayrıca bunu yapanlara da anlatmalıyız."

Poyraz, sazlıkların arasından izliyordu. İnsanların geldiğini görünce kalbi hızlı atıyordu. Kerem bir anda Poyraz’ı fark etti; gözleri büyüdü ama korkmadı. Aksine, fısıldadı:

"Su samuru… burada yaşıyor demek."

Kerem çömelip yavaşça elini suya uzattı. Poyraz yaklaşmadı ama kaçmadı da. Kerem’in babası torbaları çıkarıp çöpleri toplamaya başladı. Eldivenle plastikleri, kutuları bir bir aldı. Kerem de ona yardım etti. Hatta dereye karışan yapışkan parçaları dikkatle ayırdılar.

Kerem bir ara durup dereye baktı.

"Baba… bundan sonra buraya bir tabela koyalım mı? Çöp atmayın diye."

Babası gülümsedi.

"Koyarız. Hatta köyde de konuşuruz. Herkes burayı bilsin."

Poyraz’ın içindeki düğüm çözüldü. O an gözleri doldu. Çünkü dere yalnız değildi. Onlar yalnız değildi.

Poyraz, Mert’e döndü.

"Gördün mü? Bazı insanlar gerçekten dinliyor."

Mert’in sesi titredi.

"Evet… demek ki umut var."

Temizlik bitince Kerem bir taşın üstüne oturdu ve etrafına baktı. Sanki bir şey arıyordu. Sonra hafifçe seslendi:

"Eğer buradaysan… teşekkür ederim."

Poyraz, sazlıkların arasından küçük bir “şap” sesi çıkararak suya vurdu. Kerem gülümsedi. Bu, onların arasında sessiz bir anlaşma gibiydi.

O gün, dere yeniden nefes almaya başladı. Suyun üstündeki ağır tabaka azaldı. Renk yavaş yavaş açıldı. Kuşlar geri dönüp daha yüksekten şarkı söyledi. Rüzgâr bile daha temiz esiyor gibiydi.

Akşamüstü Poyraz ve Mert geri döndüğünde, Zeytin’in kanadı biraz toparlanmıştı. Baran ve Efe heyecanla anlattı.

"Poyraz, insanlar gerçekten temizledi!"

"Hem de çok hızlı!"

Zeytin gözlerini kocaman açtı.

"Gerçekten mi? Dere kurtuldu mu?"

Poyraz Zeytin’in yanına oturdu, yüzünü suya çevirdi. Su, hâlâ tamamen eski haline dönmemişti. Ama artık daha canlıydı.

"Dere iyileşmeye başladı. Çünkü biz pes etmedik."

Zeytin’in sesi yumuşadı.

"Ben de pes etmeyeceğim."

Efe zıpladı.

"Kutlama!"

Nida kanatlarını çırptı.

"Kutlama!"

Mert gülümsedi.

"Ama bu kez kutlama sessiz olsun. Dere dinlensin."

Poyraz kahkaha atacak gibi oldu ama sonra başını salladı.

"Tamam. Sessiz kutlama."

Hepsi suyun kenarında yan yana oturdu. Gökyüzü turuncuya dönerken, dere aynaya benzer bir şekilde ışığı yansıttı. Poyraz, o an içindeki neşenin sadece oyunlardan gelmediğini anladı. Neşe; birlikte düşünmekten, birlikte cesur olmaktan, birlikte üzülüp birlikte toparlanmaktan doğuyordu.

Zeytin gözlerini kapattı ve fısıldadı:

"Bugün korktum… ama iyi ki korkmuşum. Çünkü korkunca, dostlarımın sesini daha iyi duydum."

Poyraz, Zeytin’in sözlerine içinden teşekkür etti. Sonra dereye baktı ve kısık bir sesle konuştu:

"Biz buradayız."

Söğüt yaprakları suya dokundu, sanki “Ben de buradayım” dedi. Taşlar yerinde durdu, sanki “Ben de buradayım” dedi. Ve neşeli su samuru Poyraz, o akşam ilk kez şunu hissetti:

Neşe, tek başına gülmek değil; sevdiğini korumak için adım atmaktı.

O günden sonra Poyraz’ın ünü vadide yayıldı. Ama onu “en hızlı kayan su samuru” diye değil, “en cesur neşeli su samuru” diye anlattılar. Çünkü Poyraz, neşesini kaybetmeden deresi için mücadele etmişti.

Ve her sabah bulutlara bakarken artık tek bir oyunu vardı: Bulutlara isim veriyor, sonra arkadaşlarına dönüp gülümsüyordu.

"Bugünkü bulutun adı Umut."

Yazıyı Paylaş: