Ramazan Bayramı Masalı
Ramazan Bayramı sabahı, İstanbul’un bir mahallesinde güneş camlara vururken Mert yatakta sağa sola döndü. Sanki yastığı bile “Kalk!” diyordu. Çünkü bugün bayramdı; hem de Mert’in en sevdiği günlerden biri.
Mert gözlerini açar açmaz burnuna mis gibi bir koku geldi: tereyağlı poğaça, tarçınlı süt ve fırından yeni çıkmış kurabiye… “Anne kesin yine bayram sofrası kuruyor,” diye düşündü. Tam o sırada kapı aralandı, annesi yüzünde kocaman bir gülümsemeyle içeri baktı.
— “Günaydın bayram çiçeğim! Kalk bakalım, bayram geldi!”
— “Günaydın anne! Harçlıklar hazır mı?”
— “Önce güzelce giyin, el öp, sonra harçlık konuşuruz.”
— “Tamam tamam… ama ayakkabılarım nerede?”
— “Kapının yanında. Yeni ayakkabılarını parlatmayı unutmadın değil mi?”
— “Unutmadım! Dün akşam babamla parlatmıştık.”
Mert hızla kalktı. Bayramlık gömleğini giydi, saçını taradı. Aynanın karşısında bir tur döndü; kendini sanki bir bayram afişindeki çocuk gibi hissetti. Salona geçtiğinde babası kravatını düzeltiyor, küçük kız kardeşi Elif ise kurdeleli saçını tutturmaya çalışıyordu.
— “Baba, kravatın yamuk!”
— “E öyle mi? Bayramda bile mi eleştiri var?”
— “Bayramda eleştiri yok, düzeltme var.”
— “Aferin, bayram diplomatı gibi konuştun.”
— “Ben de kurdelemi bağlayamıyorum!” diye bağırdı Elif.
— “Gel buraya minik kelebek, ben bağlarım.” dedi anne ve Elif’in saçını şıp diye toparladı.
— “Şimdi oldu mu?”
— “Oldu! Ben bayram kelebeği oldum!”
Evde tatlı bir telaş vardı. Mutfağın tezgâhı üstünde baklavalar, lokumlar, çikolatalar; tabak tabak dizilmişti. Mert bir parça lokuma uzandı.
— “Aaa! Bayram sabahı tatlı yenir!”
— “Bayram sabahı önce kahvaltı yenir.” dedi anne kaşlarını kaldırarak.
— “Kahvaltının tatlısı olsun işte.”
— “Senin mantığın da bayram şekeri gibi.” dedi babası gülerek.
— “Çok mu tatlı?”
— “Çok.”
Kahvaltıdan sonra aile hep birlikte bayramlaşmak için hazırlanıp dışarı çıktı. Mahallede kapılar daha canlı açılıyor, komşular birbirine “Bayramınız mübarek olsun!” diyordu. Apartmanın girişinde yaşlı komşuları Nermin Teyze oturmuş, yanında bir kâse şekerle herkesi karşılıyordu.
— “Hoş geldiniz yavrularım, bayramınız kutlu olsun!”
— “Bayramınız mübarek olsun Nermin Teyze!” dedi Mert ve Elif bir ağızdan.
— “Gel bakayım Mert, büyümüşsün! Elif, sen de çiçek gibi olmuşsun.”
— “Teşekkür ederim!”
— “Şeker alın, ama bir tane değil, iki tane!”
— “İki tane mi?” dedi Elif’in gözleri parlayarak.
— “Bayramda cömertlik çoğalır, şeker de çoğalır.”
— “O zaman ben üç tane alsam?” dedi Mert.
— “Sen de kalbin kadar al.”
— “Kalbim büyük!”
— “E tamam, ama cebin küçük.” diye güldü Nermin Teyze.
Mert şekerleri cebine koyarken, Nermin Teyze bir de küçük bir paket uzattı: minik bir not defteri.
— “Bu da sana bayram görevi.”
— “Görev mi?”
— “Evet. Bu bayram ‘İyilik Avı’ yapacaksın.”
— “Av mı? Korku gibi oldu…”
— “Korku değil, neşeli av. İyiliği yakalayacaksın, sonra deftere yazacaksın.”
— “Nasıl yani?”
— “Birine yardım et, birini sevindir, birinin yüzünü güldür. Her seferinde bir yıldız çiz.”
— “Ama ödül var mı?”
— “Ödül var: Kalbinin içi ışıl ışıl olacak.”
— “Ben yine de küçük bir çikolata ödülü isterim.”
— “Olur, o da benden.” dedi Nermin Teyze göz kırparak.
Mert’in içine bir heyecan doldu. “İyilik Avı” kulağa oyun gibi gelmişti. Apartmandan çıkıp sokağa adım attıklarında bayram havası iyice hissediliyordu. Çocuklar yeni kıyafetleriyle koşuşturuyor, büyükler kapı önlerinde sohbet ediyor, her yer lokum ve kolonya kokuyordu.
İlk ziyaret dedelerine olacaktı. Dedeleri Hüseyin Dede ile Zehra Nine aynı mahallede oturuyordu. Kapının önünde onları görünce Mert koşarak sarıldı, Elif de bir kuş gibi kanat çırparak ninesinin boynuna atladı.
— “Dedeeeee! Bayramın mübarek olsun!”
— “Bayramın mübarek olsun aslanım!”
— “Nineee! Bayram!”
— “Ah benim şekerim, gel kokunu alayım.”
— “Ben de kokunu alacağım!” dedi Elif, ninesinin yanağına burnunu dayayıp gülerek.
İçeri girince dedenin salonu bayram gibi süslüydü. Masada şerbetler, cevizli çörekler, rengârenk şekerler. Dede, Mert’e göz kırptı.
— “Mert, senin bayram harçlığın hazır.”
— “Yaşasın!”
— “Ama önce bir şey soracağım.”
— “Sor dede.”
— “Bayramın en güzel tarafı sence ne?”
— “Harçlık!” dedi Mert hiç düşünmeden.
— “Ben de tam harçlığı uzatıyordum…” dedi dede şaka yapar gibi eliyle cebini aradı.
— “Şaka şaka! En güzel tarafı… herkesin gülmesi. Bir de herkesin barışması.”
— “Aferin. Harçlık geldi.”
— “Benim de!” dedi Elif.
— “Seninki de geldi, mini kelebek.”
Mert harçlığı cebine koyarken not defterini hatırladı. İlk “iyilik yıldızı” için fırsat aradı. Tam o sırada mutfaktan tıkırtılar geldi; Zehra Nine, tepsileri taşımaya çalışıyordu.
— “Nine, dur ben taşıyayım!”
— “Aman evladım, dökülür!”
— “Dökülürse birlikte toplarız. Ben çok dikkatliyim.”
— “O zaman hadi bakalım.”
— “Elif sen de kolonya şişesini getir!”
— “Ben kolonya görevlisiyim!” diye sevinçle koştu Elif.
Mert tepsiyi dikkatle taşıdı, masaya koydu. Nine gururla gülümsedi. Mert hemen defterine bir yıldız çizdi. İçinden “Tamam, bu oyun güzelmiş,” dedi.
Bayram ziyaretleri devam etti. Komşu kapıları çalındı, el öpüldü, şeker alındı. Ama Mert’in aklı “İyilik Avı”ndaydı. Bir sonraki yıldız için yeni bir iyilik yapmalıydı.
Sokağın köşesinde mahalle bakkalı Sami Amca vardı. Dükkanının önünde bir çocuk ağlıyordu: Baran. Baran’ın elinde bir torba vardı ama torbanın dibi yırtılmış, içindeki şekerlemeler yere saçılmıştı.
— “Ne oldu?” dedi Mert.
— “Şekerlerim döküldü… Bayram şekeri almıştım.”
— “Üzülme, birlikte toplarız.”
— **“Ama kirlenir…”
— “Sami Amca burada, yenisini koyar belki.”
— “Koyar mı?”
— “Bayramda herkesin kalbi yumuşar.”
Mert hemen yere çömeldi, Elif de yanına koştu.
— “Ben toplama ekibiyim!”
— “Ben de moral ekibiyim!” dedi Mert ve Baran’a gülümsedi.
— “Moral ekibi ne yapar?”
— “Gülümser, espri yapar, ‘şekerler kaçsa da bayram kaçmaz’ der.”
— “Şekerler kaçsa da bayram kaçmaz…” Baran’ın gözleri dolu dolu güldü.
Sami Amca durumu görünce dükkândan çıktı.
— “Aaa Baran, ne oldu?”
— “Torba yırtıldı…”
— “Üzülmek yok!” dedi Sami Amca. “Bayram torbası yenilenir.”
— “Gerçekten mi?”
— “Tabii. Hem yeni torba, hem biraz da fazladan şeker.”
— “Fazladan mı?”
— “İyilik yapanların yanında fazlalık hep olur.” dedi Sami Amca göz kırparak.
Mert bir yıldız daha çizdi. İçinde sıcak bir sevinç vardı. Harçlıktan bile güzel bir şeydi bu: birinin ağlamayı bırakıp gülmesi.
Öğleye doğru mahallede bir bayram etkinliği yapılıyordu: parkta küçük bir “Bayram Şenliği”. Balonlar, yüz boyama, mini yarışmalar… Mert ve Elif parkın girişinde durup etrafa baktı. Bir köşede yaşlı bir amca tek başına bankta oturuyordu. Elindeki bastona dayanmış, kalabalığı izliyordu ama yüzü biraz düşünceliydi.
Mert annesinin elini çekiştirdi.
— “Anne, şu amca yalnız gibi.”
— “Evet, belki ailesi uzakta.”
— “Gidip bayramlaşsak olur mu?”
— “Olur tabii. Bayram bunun için.”
Mert, Elif’le birlikte amcanın yanına gitti. Kibarca yaklaştılar.
— “Bayramınız mübarek olsun amcacığım.”
— “Bayramınız mübarek olsun evlatlar.”
— “Nasılsınız?”
— “İyiyim… ama şenliği izlemekle yetiniyorum.”
— “Neden katılmıyorsunuz?”
— “Bastonum var, biraz yavaşım. Bir de… tek olunca insan çekiniyor.”
— “Tek değilsiniz, biz buradayız!” dedi Elif sevinçle.
— “Bizimle balon bakar mısınız? En güzelini seçelim.” dedi Mert.
Yaşlı amcanın gözleri parladı. Sanki içine yıllardır saklanmış bir çocuk gülümsemesi düştü.
— “Peki… o zaman en parlak balonu seçelim.”
— “Tamam! Ben kırmızıyı seviyorum!”
— “Ben maviyi seviyorum.”
— “Ben de… yeşili.” dedi amca.
Üçü birlikte balonlara baktı, amca Elif’in elinden tutup yavaşça yürüdü. Parktaki görevliler de onları görünce gülümsedi. Mert defterine üçüncü yıldızı çizdi.
Şenlikte bir yarışma vardı: “Bayram Tebessümü Yarışı.” Yarışmanın kuralı komikti: En içten gülümsemeyi kim yaparsa küçük bir hediye kazanıyordu. Sunucu megafonla seslendi: “Gülümsemesi en bulaşıcı olan kim?”
Elif hemen zıpladı.
— “Ben katılacağım!”
— “Sen zaten gülünce herkes gülüyor.” dedi Mert.
— “Sen de katıl.”
— “Benim gülüşüm bulaşıcı değil, ben daha çok… düşündürücü gülüyorum.”
— “Düşündürücü gülüş ne?”
— “Gülersin ama sonra aklına gelir: ‘Acaba niye güldüm?’”
— “O da güzel!”
Elif sahneye çıktı. Sunucu “Hazır mısın?” diye sordu.
— “Hazırım!”
— “Üç… iki… bir… gül!”
— “Ben bayram kelebeğiyim!” diye bağırdı Elif ve öyle bir gülümsedi ki, parkın yarısı kahkaha attı.
Elif küçük bir hediye kazandı: üzerinde ay yıldız desenli bir rozet. Koşarak Mert’in yanına geldi.
— “Bak kazandım!”
— “Harika! Rozetin ışıl ışıl.”
— “Sen de tak!”
— “Ama bu senin.”
— “Bayram paylaşmak demek. Tak hadi.”
— “O zaman ben de paylaşayım.”
Mert cebinden bir şeker çıkardı, Elif’e verdi. Sonra yaşlı amcaya döndü.
— “Amcacığım, siz de ister misiniz?”
— “İsterim evladım… ama ben şekerden çok şu neşeyi sevdim.”
— “Neşe de paylaşılır.”
— “Evet, siz bana onu verdiniz.”
Mert defterine bir yıldız daha çizdi. Dördüncü yıldız… Üstelik bu yıldız sanki daha parlaktı.
Akşamüstü eve dönerlerken herkes yorgun ama mutluydu. Evin kapısından içeri girince annesi bir tepsi daha getirdi: sütlü tatlılar.
— “Bugün çok koştunuz. Tatlı iyi gider.”
— “Benim tatlım var: iyilik yıldızlarım.” dedi Mert, defterini göstererek.
— “Aaa sen yıldız mı topluyorsun?” dedi babası.
— “Evet! Nermin Teyze verdi görevi.”
— “Kaç tane oldu?”
— “Dört!”
— “Dört mü? Süper! Peki en çok hangisi hoşuna gitti?”
— “Baran’ın gülmesi. Bir de parkta amcanın gözlerinin parlaması.”
— “İşte bayramın özü bu.” dedi annesi.
Mert bir an durdu. Dedenin sorusu aklına geldi: Bayramın en güzel tarafı neydi?
— “Bence bayramın en güzel tarafı… insanların içindeki gülümsemeyi uyandırmak.”
— “Aynen.” dedi babası.
— “Ben de bir şey söyleyebilir miyim?” dedi Elif.
— “Söyle mini kelebek.”
— “Bayramın en güzel tarafı… herkesin birbirine ‘Sen değerlisin’ demesi!”
— “Çok güzel söyledin.” dedi anne, Elif’i öptü.
Tam o sırada kapı çaldı. Komşuları Nermin Teyze elinde küçük bir paketle gelmişti.
— “Bakayım bakalım, iyilik avcısı… yıldızlar tamam mı?”
— “Dört yıldız yaptım!”
— “Vay canına… demek bu bayram kalbin büyümüş.”
— “Ödül var demiştiniz…”
— “Var tabii.”
Nermin Teyze paketi açtı: İçinde küçük bir çikolata kutusu ve bir de minik bir anahtarlık vardı. Anahtarlıkta “Bayram Neşesi” yazıyordu ama yazı çok küçük, sanki gizli bir mesaj gibiydi.
— “Bu anahtarlık ne işe yarıyor?” dedi Mert.
— “Her gördüğünde hatırlarsın: Bayram sadece bir gün değil, bir davranış.”
— “Yani iyilik her gün yapılabilir.”
— “Aferin.”
— “O zaman ben bu oyunu bayramdan sonra da oynarım.”
— “İstersen yıldız defterini bitirince yenisini de veririm.”
— “Anlaştık!”
O gece Mert yatağına uzandığında cebindeki şekerler, harçlıklar, anahtarlık; hepsi vardı. Ama en çok içindeki sıcaklık vardı. Gözlerini kapadı, günün içinden gülümseyen yüzler geçti: Zehra Nine’nin gururlu bakışı, Baran’ın ağlamayı bırakıp kahkaha atması, parkta yaşlı amcanın yumuşayan sesi, Elif’in “bayram kelebeği” gülüşü…
Mert defterini yastığının yanına koydu ve kendi kendine fısıldadı:
— “Bayram neşesi… aslında paylaştıkça çoğalan bir şey.”
Ve o gece, Mert rüyasında gökyüzünde dört değil, kocaman bir yıldız yağmuru gördü. Yıldızlar tek tek yere iniyor, her biri bir çocuğun gülüşüne dönüşüyordu. Mahalle, sanki şeker kokulu bir masal sayfası gibi parlıyordu. Ramazan Bayramı bitse bile, masalın neşesi kalıyordu.