Altın Balta Masalı

Mine Kaya 199 Okuma Süresi: 9 dk Masal Oku
Altın Balta Masalı

Ormanın en derin yerlerinde, çam ağaçlarının iğneleri rüzgârla fısıldaşır, dere suyu taşların arasından gülerek akardı. Bu ormanda, küçük bir köyün hemen üst tarafında yaşayan Alihan adında bir oduncu vardı. Alihan’ın kulübesi mütevazıydı; kapısının önünde bir odun yığını, penceresinde annesinin ördüğü dantelli bir perde, eşiğin yanında da her sabah suladığı küçük bir fesleğen saksısı dururdu.

Alihan’ın en kıymetli eşyası ise babasından kalan eski bir baltaydı. Sapı biraz çatlamış, demiri eskimiş olsa da onu hiçbir şeye değişmezdi. Çünkü bu balta, sadece odun kesmek için değil, Alihan’ın ailesinin karnını doyurmak için bir umuttu.

Bir sabah güneş, ormanın üzerine bal rengi bir ışık sererken Alihan annesi Nermin Ana’nın yanına geldi. Kadıncağız, ocakta çorba kaynatıyor, arada bir buğusu çıkan tencereye bakıp iç geçiriyordu.

— Ana, bugün daha fazla odun kesip pazara götüreceğim. Belki biraz un alırız, bir de senin sevdiğin kuru üzümden…
— Evladım, dikkatli ol. Orman şaka kaldırmaz. Üstelik dere kenarı kaygandır, ayağın takılır.
— Merak etme. Baltam yanımda, aklım başımda.
— Baltan eskidi, ama senin kalbin yeni. Kalbini temiz tut, Alihan. Temiz kalp, en keskin baltadan da güçlüdür.

Alihan annesinin sözlerini duyunca yüzü yumuşadı. “Temiz kalp…” diye düşündü. Kulağına hoş gelen bir cümleydi, ama o gün bunu sınayan bir olay yaşayacağını bilmiyordu.

Ormana doğru yürürken kuşlar cıvıldıyor, sincaplar kozalaklarla koşturuyordu. Alihan her zamanki kestane ağacının yanına geldi. Orada iri gövdeli, kuru dalları çok olan bir ağaç vardı; kışın yakacak için idealdir. Baltasını kavradı, ilk vuruşunu yaptı. Tak! İkinci vuruş… Tak! Üçüncü vuruş…

Derken birden sapın çatlak kısmı “çııt” diye ses verdi. Alihan’ın kalbi hopladı. Balta elinden kaydı, döne döne uçtu ve dereye doğru sekti.

— Hayır! Dur! diye bağırdı Alihan.

Ama balta, suya “şap” diye düştü ve akıntı, onu taşların arasına doğru çekti. Alihan dere kenarına koştu. Su berraktı, fakat derin bir girdap vardı. Baltasının demiri güneş ışığında bir an parladı, sonra kayboldu.

Alihan dizlerinin üzerine çöktü. Boğazı düğümlendi. Çünkü o balta olmazsa odun kesemezdi; odun kesemezse un alamazdı; un alamazsa annesinin yüzü daha da solardı.

— Ne yapacağım şimdi? diye fısıldadı. Gözleri doldu. — Baba… Senin baltandı bu…

Rüzgâr hafifçe esip ağaç yapraklarını oynattı. Dere suyu ise sanki “şşş” der gibi sakin akmaya devam etti. Alihan’ın gözlerinden birkaç damla yaş dereye düştü. O anda su yüzeyinde küçük bir halka oluştu, halkalar büyüdü… ve birden suyun ortasında ışık gibi bir parıltı belirdi.

Parıltı, yumuşak bir altın sarısına dönüştü. Suyun içinden ince uzun bir siluet yükseldi: Saçları yosun gibi yeşil, elbisesi su damlası gibi şeffaf bir varlık… Bu, dere perisi değildi; daha başka bir şeydi. Yüzünde hem bilgelik hem de çocukça bir merak vardı. Sanki asırlardır dereyi koruyor ama hâlâ her yeni hikâyeyi heyecanla dinliyordu.

— Küçük oduncu, neden ağlıyorsun? dedi varlık. Sesi, suyun şırıltısına karışan bir ninni gibiydi.

Alihan şaşkınlıktan neredeyse nefes almayı unuttu. Sonra toparlandı, saygıyla eğildi.

— Baltam düştü… Babamdan kalmaydı. Onu kaybettim. Odun kesemezsem anneme yiyecek alamam.

Varlık başını hafifçe yana eğdi.

— Baltan senin için sadece demir değil, hatıra ve umut. Anladım. Bekle bakalım…

Varlık suya doğru uzandı. Sanki su onun avucuymuş gibi iki yana açıldı. Bir an sonra, suyun içinden parıl parıl yanan bir altın balta çıktı. Sapı bile altınla işlenmişti, üzerinde minik yaprak desenleri vardı.

Varlık altın baltayı Alihan’a uzattı.

— Kaybettiğin balta bu mu?

Alihan’ın gözleri faltaşı gibi açıldı. Altın baltaya bakınca içi ürperdi. “Bu balta ile bir yılda kazanacağım parayı bir günde kazanırım,” diye aklından geçti. Ama annesinin sabah söylediği söz, sanki kulağının içine tekrar fısıldadı: “Temiz kalp…”

Alihan derin bir nefes aldı.

— Hayır… Bu benim baltam değil. Benim baltam eskiydi, sapı çatlak, demiri çizikti. Bu… çok güzel ama benim değil.

Varlığın yüzünde ince bir gülümseme belirdi. Yeniden suya eğildi. Bu kez sudan gümüş gibi parlayan gümüş balta çıkardı.

— Peki bu mu?

Alihan’ın boğazı kurudu. Gümüş balta da çok kıymetliydi. Kendi kendine “Bunu alsam anneme ilaç bile alırım,” dedi. Ama sonra düşündü: “İlaç alırım ama kalbim hasta olur. Annem, kalbimin hastalığını daha çok hisseder.”

— Hayır… Bu da benim değil, dedi kararlı bir sesle. — Ben sadece kendi baltamı istiyorum.

Varlık bu sefer gerçekten mutlu görünüyordu. Suya üçüncü kez uzandı ve nihayet, sapı çatlak, demiri eski, ama tanıdık olan Alihan’ın baltası suyun içinden çıktı. Varlık baltayı ona uzatırken gözleri ışıldadı.

— İşte bu. Temiz bir kalbin olduğunu gördüm. Bu baltayı al. Ama… bir şey daha var.

Alihan baltayı iki eliyle tuttu. Sanki kaybolan bir parçası geri gelmişti. Gözleri yeniden doldu, ama bu kez sevinçten.

— Çok teşekkür ederim! Bunu nasıl öderim?
— Ödeme istemem. Ancak dürüstlüğün ödülsüz kalmamalı. Altın baltayı da al. Gümüş baltayı da.

Alihan, duyduklarına inanamadı.

— Ama… ben onları istemedim. Onlar benim değil.
— İstemediğin için veriyorum zaten. Çünkü gerçek zenginlik, önce “hayır” diyebilmektir. Altın balta gücü temsil eder; gümüş balta ise paylaşmayı. Üç baltayı da doğru kullanırsan, orman da köy de seni sever.

Alihan’ın elleri titredi.

— Peki ya yanlış kullanırsam?
— O zaman baltalar ağırlaşır, kolların yorulur, kalbin sıkışır. Dürüstlük, yalnızca söz değil; davranıştır.

Alihan başını salladı. İçinde bir söz verdi: “Ne olursa olsun, bu baltalar benim sınavım olacak.”

Varlık hafifçe suya doğru geri çekildi. Ayrılmadan önce bir kez daha konuştu:

— Alihan… Bu hikâyeyi unutma. Bir gün başka biri ağlayabilir. O zaman sen de bir ‘altın balta’ ol. Yani başkasının derdine ışık tut.

Ve suyun içine karışıp kayboldu. Dere, eskisi gibi akmaya devam etti; sanki hiçbir şey olmamış gibi… Ama Alihan’ın hayatında her şey değişmişti.

O gün Alihan köye üç baltayla döndü. Kapıyı açar açmaz Nermin Ana şaşkınlıkla ayağa kalktı.

— Evladım! Senin yüzün… Hem ağlamış gibisin hem gülmüş. Ne oldu?
— Ana… Sana bir masal gibi gelecek ama gerçek.

Alihan olup biteni anlattı. Nermin Ana önce inanamadı, sonra oğlunun gözlerindeki ciddiyeti görünce ellerini yüzüne götürdü.

— Demek orman seni sınadı. Sen de kalbini seçtin.
— Ana, ben korktum. Bir an “alsam mı” dedim. Ama senin sözün aklıma geldi.
— Demek sözüm bir tohum olmuş. Tohum, doğru yerde büyür.

Akşam olunca Alihan, altın baltayı pazara götürmedi. Önce denemek istedi. Ertesi gün ormana gitti, altın baltayla bir kütüğe vurdu. Balta öyle bir kesiyordu ki sanki ağaç “tık” deyip ikiye ayrılıyordu. Alihan şaşkınlıkla geri çekildi.

— Aman… Bu güç, dikkat ister.

Gümüş baltayı eline aldığında ise daha hafif hissetti. Keskin ama yumuşak… Sanki “acele etme” diyordu. Kendi eski baltası ise ona geçmişi hatırlatıyordu: emek, sabır ve alın teri.

Alihan birkaç gün içinde eskisinden daha çok odun hazırladı. Köyde kimse aç kalmasın diye odunları adilce paylaştırdı. Kimi gün yaşlı komşusu Safiye Teyze kapısına geldi.

— Oğlum, ben kışa yetişemiyorum, odunum az.
— Safiye Teyze, sen üzülme. Ben sana getiririm.
— Parasını veririm.
— Para değil, dua yeter.

Bir gün köyün en yaramaz çocuğu Kıvanç koşarak geldi. Gözleri şişmişti.

— Alihan Abi! Ben… ben dereye taş attım diye babam kızdı. Sonra… benim tahta gemim dereye düştü!
— Tahta gemin mi?
— Evet… kendim yapmıştım. İçine de minik bir bayrak koymuştum. Şimdi gitti…

Alihan Kıvanç’ın gözlerindeki üzüntüyü görünce kendi yaşadığı anı hatırladı. “Bir gün başka biri ağlayabilir,” demişti varlık. Alihan gülümsedi.

— Gel bakalım, dereye gidelim. Ama önce söz ver: Dereye kızgınlıkla taş atmayacaksın.
— Söz! Vallahi söz!

Dere kenarına vardılar. Alihan suya baktı. Varlık görünmedi, ama Alihan sanki suyun içinde bir sıcaklık hissetti. Cebinden küçük bir ip çıkardı, ucuna da bir kanca gibi eğdi. Birkaç deneme yaptı. Kıvanç nefesini tutmuş izliyordu.

— Abi, bulabilecek misin?
— Bazen bulmak için sabır gerekir. Sabır da bir çeşit balta gibi; önünü açar.

Bir süre sonra kanca bir şeye takıldı. Alihan yavaşça çekti. Su yüzüne küçük tahta gemi çıktı; bayrağı biraz ıslanmış ama hâlâ ayaktaydı. Kıvanç sevinçten zıpladı.

— Abi! Sen harikasın!
— Harika olan ben değilim. Harika olan, hatanı anlayıp düzeltmen.

Köyde günler geçtikçe Alihan’ın adı “Dürüst Oduncu” diye anılmaya başladı. Ama herkes öyle değildi. Köyün kıyısında yaşayan Hıdır adında bir adam vardı. Hıdır, Alihan’ın üç baltasını duyunca içi kıpır kıpır oldu. “Ben de dereye bir şey düşürürüm, periyi kandırırım,” diye düşündü.

Bir sabah Hıdır eline sağlam bir taş aldı, dereye yürüdü. Sanki bir şey düşürüyormuş gibi yaptı. Sonra yüksek sesle ağlamaya başladı.

— Vah vah! Baltam gitti! Çok kıymetliydi!

Bir süre bekledi. Rüzgâr esti, dere aktı… ama kimse gelmedi. Hıdır daha da abarttı.

— Yok mu beni duyan? Ben çok mağdurum!

Derken suyun yüzeyi hafifçe dalgalandı. O tanıdık parıltı belirdi. Varlık ortaya çıktı; ama bu kez yüzü ciddi ve sakindi.

— Neden ağlıyorsun?
— Baltam düştü! Bana altın balta getir!

Varlık kaşlarını hafifçe kaldırdı.

— Senin baltan düşmedi. Kalbin düştü.

Hıdır donup kaldı.

— Ne… nasıl yani?
— Gözyaşı, yalanı sevmez. Senin gözyaşın dereyi kirletmeye çalıştı. Ben dereyi temiz tutarım.

Hıdır utançtan kızardı. Varlık suya dokundu; bir an suyun içinde Hıdır’ın yaptığı numara, sanki aynada görünür gibi belirdi: Elinde taş, sahte ağlayış, çevreye bakışları… Köyün birkaç çocuğu uzaktan izliyordu; hepsi gördü.

Hıdır başını eğdi.

— Ben… ben yanlış yaptım.
— Yanlış yapmak insan işidir. Ama yanlışta ısrar etmek, kalbi taşlaştırır. Git ve özür dile. O zaman belki kalbin tekrar hafifler.

Hıdır sessizce uzaklaştı. Köye döndüğünde Alihan’ın kapısını çaldı.

— Alihan… Ben sana imrendim. Kötü bir şeye kalkıştım. Özür dilerim.
— Özür dilemek cesarettir, Hıdır. Gel, birlikte odun keselim. Emek, insanı düzeltir.

Hıdır’ın gözleri doldu. Bu kez gerçekti.

— Sağ ol… Ben… ben de iyi biri olmak istiyorum.

Zamanla Hıdır gerçekten değişti. Alihan ona gümüş baltayı bazen emanet etti, birlikte çalıştılar. Alihan altın baltayı ise çok nadir kullandı; çünkü her güçlü şey gibi, onu da dikkatle yönetmek gerekiyordu.

Bir akşam Nermin Ana, Alihan’ın yanına oturdu. Gökyüzünde yıldızlar pırıl pırıldı.

— Evladım, altın balta sana ne öğretti?
Alihan düşündü.
— Gücün, insanı büyütebileceğini de küçültebileceğini de…
— Peki gümüş balta?
— Paylaşmanın, kalbi ısıttığını.
— Ya eski baltan?
Alihan baltasına baktı, sapındaki çatlağı okşadı.
— Kendim olmayı.

Nermin Ana gülümsedi.

— İşte bu masalın altını: Altın balta, kalbin aynasıdır. Kalbin temizse parlar; kirliyse ağırlaşır.

O gece Alihan uyumadan önce dereyi düşündü. Varlığın son sözleri kulağında yankılandı: “Sen de bir altın balta ol.”

Ve Alihan, sadece odun kesen bir oduncu değil; başkalarının yükünü hafifleten, sözleriyle umut kesen, davranışlarıyla iyilik yontan biri oldu.

Masalın sonunda köyde çocuklar birbirine bir şey kaybettiklerinde hemen koşup şöyle der oldular:

— Dürüst ol, belki dere sana yol gösterir!

Ve orman, deresiyle, rüzgârıyla, kuşlarıyla sanki her gün aynı cümleyi fısıldadı:

— Temiz kalp… en keskin baltadır.

Yazıyı Paylaş: