12 Dans Eden Prenses Masalı

Mine Kaya 16 Okuma Süresi: 7 dk Prenses Masalları
12 Dans Eden Prenses Masalı

Bir varmış bir yokmuş… Uzak ülkelerin birinde, çiçek kokulu rüzgârların estiği, çeşmelerin şarkı söylediği bir krallık varmış. Bu krallığın en sevilen yeri, sarayın arkasındaki kocaman gül bahçesiymiş. Çünkü bahçede tam on iki prenses yaşarmış: En büyüğü Lale, sonra sırayla Nil, Mira, Defne, Asya, İpek, Zeynep, Elif, Suna, Ada, Ece ve en küçükleri Minnoş… (Kraliçe ona bebekken “Minnoş” demiş, adı öyle kalmış.)

Bu on iki prenses gündüzleri ders çalışır, bahçede oyunlar oynar, küçük kuşlara kırıntı verirmiş. Ama geceleri… İşte geceleri olanlar çok tuhafmış: Her sabah prenseslerin dans ayakkabıları sanki bir baloda sabaha kadar dönmüş gibi eskimiş, tabanları incelmiş olurmuş!

Kral, bunun sırrını bir türlü çözemeyince bir gün büyük salonda bütün saray halkını toplamış.

— Sevgili halkım! demiş kral, sesini yumuşatıp. — Kızlarımın ayakkabıları her sabah yıpranmış oluyor. Bu, kötü bir şey değil belki; ama ben onların geceleri nerede olduklarını bilmek isterim. Kim bu sırrı çözerse, ödül olarak sarayın kütüphanesinden istediği kadar kitap alabilir ve ayrıca krallığın en güzel atlı arabasıyla bir gün gezebilir!

Bu ödül, özellikle kitaplara bayılan çocuklar için bile harika bir şeymiş. Saraya pek çok meraklı kişi gelmiş; fakat hiçbiri gece boyunca prensesleri takip edememiş. Çünkü prenseslerin odasının kapısı her akşam kilitlenir, kral da anahtarı yastığının altına koyarmış.

Derken, bir gün saraya, yüzünde gülümsemesi eksik olmayan genç bir gezgin gelmiş. Adı Arda’ymış. Arda, her gittiği yerde çocuklara masallar anlatır, rüzgârın yönünü izleyerek yolunu bulurmuş. Sarayın önündeki çeşmenin başında su içerken, yaşlı bahçıvan onu süzmüş.

— Evlat, buraya niye geldin? diye sormuş bahçıvan.

— Merak ettim. “Dans eden prensesler” diye bir şey duydum, içimde bir kıpırtı oldu. Hem belki yardım edebilirim. demiş Arda.

Bahçıvan göz kırpmış.

— O zaman kralın karşısına çık. Ama sakın korkma. Bizim kral sert görünür, kalbi pamuk gibidir.

Arda, saraya alınmış. Kralın karşısında eğilmiş ama gözlerinde cesur bir parıltı varmış.

— Majesteleri, demiş, — Ben bu sırrı bulmak istiyorum. Ama bir şartım var: Kızlarınızı suçlamak için değil, onların mutluluğunu anlamak için.

Kralın yüzü yumuşamış.

— İyi söyledin, gezgin. Ben de onların mutlu olmasını isterim. Ama bana gerçeği getir.

O gece, prensesler odalarına çekilmiş. Kral kapıyı kilitlemiş, anahtarı saklamış. Arda ise bahçıvanın verdiği küçücük, parlak bir düğmeyi cebine koymuş. Bahçıvan ona gizlice fısıldamış:

— Bu düğme, “Dikkat Düğmesi”dir. Onu tutarsan kalbinin heyecanı azalır, daha sessiz olursun. Ama sakın yalan söylemek için kullanma.

Arda, sarayın koridorunda bir perde arkasına saklanmış. Gece yarısına doğru içeriden fısıltılar duyulmuş. Sonra prenseslerin odasının ışığı, bir yıldız gibi yanıp sönmüş.

Kapı kilitli olmasına rağmen, odanın içinde sanki rüzgâr dolaşıyormuş. Arda, kapının altındaki ince aralıktan bakınca şaşırmış: Prensesler, bir halının kenarını hafifçe kaldırıyorlarmış! Altında da merdiven gibi aşağı inen bir geçit varmış.

En büyük prenses Lale, en küçük Minnoş’un saçını düzeltmiş.

— Hazır mısın Minnoş?

Minnoş gözleri ışıldayarak başını sallamış.

— Hazırım! Ama bugün dans ederken düşmek yok, söz!

Mira gülmüş.

— Düşersen ben tutarım. Hem dans etmek, uçmak gibi.

Defne, aynada kendine bakıp elbisesini düzeltmiş.

— Hadi, geç kalırsak Müzik Pınarı susar!

Arda’nın merakı iyice kabarmış. Sessizce prenseslerin peşine takılmış. Geçitten inerken düğmeyi tutmuş; ayak sesleri pamuk gibi olmuş.

Aşağıda, duvarları ay ışığıyla parlayan bir tünel varmış. Tünelin sonunda kocaman bir kapı… Kapı açılınca Arda’nın gözleri yuvalarından çıkacak gibi olmuş: Bir yeraltı bahçesi! Ama karanlık değil; pırıl pırıl, renkli fenerlerle dolu, çiçekleri bile gülümseyen bir bahçe!

Ortada büyük bir salon varmış: Zemini sanki camdan, üzerinde yıldızlar kayıyormuş gibi. Müzik, bir pınardan akıyormuş: Şırıl şırıl, tıngır mıngır… Keman gibi, flüt gibi ama aynı anda kuş cıvıltısı gibi.

Prensesler içeri girince herkes alkışlamış. Fakat bu “herkes” kim? Meğer bahçede, minik peri müzisyenler, konuşkan tavşanlar, şapkalı sincaplar ve renkli kanatlı kelebekler varmış. Hepsi birer masal kahramanı gibi neşeliymiş.

Bir peri şefi, elindeki minik değneği havaya kaldırmış.

— Hoş geldiniz, On İki Dans Eden Prenses!

Lale nazikçe eğilmiş.

— Hoş bulduk, Pınar Şefi. Bugün hangi dans?

Peri şefi göz kırpmış.

— Bugün “Gülücük Rondo”! Ama önce Minnoş’a özel bir anons: Dün ayakkabı bağını kendi bağlamış, bravo!

Minnoş utancından kıpkırmızı olmuş.

— Ben büyüdüm artık!

İpek, Minnoş’un elini tutmuş.

— Büyüdün tabii, hem de çok. Haydi dansa!

Müzik başlayınca prensesler dönmeye başlamış. Ayakkabılarının tabanları yıldız tozuna sürtünür gibi pırıldıyormuş. Arda bir köşede saklanmış, hem hayranlıkla izliyor hem de içi yumuşuyormuş. Bu bir sır değil, bir mutlulukmuş.

Ama Arda’nın aklında bir soru varmış: “Kral neden bunu bilmiyor?”

Dans arasında prensesler, bir masa etrafında limonlu kek ve çilekli süt içmiş. Arda, masanın altından küçük bir çilek yuvarlandığını görünce istemsizce gülümsemiş. Tam o anda Minnoş, masanın altında bir gölge fark etmiş.

Minnoş eğilip bakmış, Arda’yla göz göze gelmişler.

— Aaa! Sen kimsin? diye fısıldamış Minnoş.

Arda paniklememiş, yavaşça elini sallamış.

— Ben Arda. Korkma, kötü biri değilim. Sadece… merak ettim.

Minnoş gözlerini kocaman açmış.

— Burayı kimse bilmez! Ablalar!

Lale hemen yaklaşmış, ama yüzü sert değil, şaşkınmış.

— Sen nasıl geldin buraya?

Arda ayağa kalkmış, saygıyla eğilmiş.

— Sizi izledim. Amacım sizi ele vermek değil. Kral endişeli, çünkü nerede olduğunuzu bilmiyor. Burada mutlu olduğunuzu görünce içim rahatladı. Ama… onu da rahatlatmak istiyorum.

Nil, dudaklarını büzmüş.

— Babamız kızar mı?

Asya, gözleri dolu dolu olmuş.

— Babamız bizi korumak istiyor. Ama biz de… her gece burada dans edince kalbimiz hafifliyor. Gün boyu ders, protokol, ciddiyet… Burada ise sadece neşe var.

Zeynep başını sallamış.

— Dans edince içimizdeki sıkışmış duygular dışarı çıkıyor. Sanki içimizdeki kuşlar özgürleşiyor.

Arda yumuşak bir sesle konuşmuş.

— Bunu ona anlatırsanız, belki kızmaz. Çünkü bu bir kaçamak değil, bir mutluluk yolu.

Defne iç çekmiş.

— Ama babamız “yeraltı” lafını duyunca bile endişelenir.

Peri şefi araya girmiş, değneğini sallamış.

— O zaman babayı buraya çağırmayın. Burayı değil, duyguyu götürün. Ona bir “dans mektubu” yazın.

Ece sevinmiş.

— Dans mektubu mu?

— Evet! demiş peri şefi. — İçinde “korkma” kelimesi bile olmasın. Sadece neşeyi anlatın. Üstelik, mektubun üstüne bir tutam yıldız tozu serperiz; okuyan kişinin kalbi yumuşacık olur.

Prensesler birbirine bakmış. Lale karar vermiş.

— Tamam. Yarın sabah babamı kahvaltıda yakalarız. Ona gerçeği söyleyeceğiz. Ama önce mektup!

Arda rahatlamış.

— İsterseniz ben de yardımcı olurum. Çünkü kelimelerle yol bulmayı severim.

O gece, prensesler birlikte oturup mektup yazmışlar. Her biri bir cümle eklemiş:

— “Baba, biz dans edince gülümsemeyi daha iyi hatırlıyoruz.”
— “Baba, dans etmek bizi daha nazik yapıyor.”
— “Baba, geceleri neşeyi saklamıyoruz; sabaha taşıyoruz.”
— “Baba, ayakkabılarımız eskise de kalbimiz yenileniyor.”

Peri şefi, mektubun üzerine minik bir yıldız tozu serpmiş. Toz, süt köpüğü gibi parlamış.

Sabah olunca prenseslerin ayakkabıları yine yıpranmış; ama bu kez, yıpranmışlık bile sanki şarkı söylüyormuş.

Kahvaltıda kral, her zamanki gibi endişeyle ayakkabılara bakmış. Lale, mektubu önüne koymuş.

— Baba, bunu birlikte yazdık. Okur musun?

Kral önce şaşırmış, sonra mektubu açmış. Okudukça kaşları gevşemiş, gözleri ışıltılanmış. En küçük Minnoş, masanın kenarından babasına doğru eğilmiş.

— Baba… Biz mutlu olmak istiyoruz. Seni de mutlu etmek istiyoruz.

Kral, mektubu bitirince derin bir nefes almış. Sonra kızlarına bakmış; sanki hepsini yeniden tanıyormuş gibi.

— Ben… sizi kaybetmekten korkuyordum. demek üzereyken durup gülümsemiş; çünkü mektupta korku yokmuş, neşe varmış. — Ben… sizi merak ediyordum. Ama anlıyorum: Dans sizin gülüşünüz.

Nil hemen atılmış.

— Kızmadın mı?

Kral başını sallamış.

— Hayır. Ama bir ricam var: Gündüzleri de dans edin. Sarayın bahçesinde, herkesle. Çünkü bu krallığın da gülmeye ihtiyacı var.

Prensesler sevinçle ayağa fırlamış.

— Yaşasın!

Arda da salondaymış; bahçıvan onu getirmiş. Kral, Arda’ya dönmüş.

— Sen bu sırrı buldun ama bizi üzmedin. Ödülün hazır: Kütüphaneden istediğin kadar kitap alabilirsin.

Arda gülmüş.

— Benim ödülüm zaten şu oldu: Neşenin bir sırrı olmadığını öğrendim. Paylaşınca çoğalıyor.

O günden sonra sarayın bahçesinde her hafta “Gülücük Rondo” yapılmış. Tavşanlar zıplamış, sincaplar alkışlamış, çocuklar şarkılar söylemiş. Prenseslerin ayakkabıları yine eskimiş ama kimse üzülmemiş; çünkü o ayakkabılar, mutluluğun izini taşıyormuş.

Ve… Krallıkta ne zaman biri üzülse, prensesler ona bir cümle fısıldarmış:

— Dans et; kalbin hafifler. Gülümse; dünya güzelleşir.

Yazıyı Paylaş: