Peluş Oyuncak Masalı

Mine Kaya 262 Okuma Süresi: 6 dk Masal Oku
Peluş Oyuncak Masalı

Yağmur, pencereye minicik tıpırtılarla vururken odanın içi loş ve sıcacıktı. Rafın üstünde, yan yana dizilmiş kitapların arasına yaslanmış bir peluş oyuncak duruyordu: gövdesi tarçın rengi, karnında küçük bir yıldız işlemesi olan bir ayıcık. İsmi Mırmık idi.

Mırmık, günün çoğunu sessizce geçirirdi. Ama sessizlik, onun için boşluk demek değildi. Sessizlikte, odanın kokularını dinlerdi: temiz çarşaf kokusu, hafif süt kokusu, yeni açılmış bir kitap kokusu… Ve en çok da sahibinin kokusunu tanırdı. Sahibi, odanın kapısından içeri girince Mırmık hemen anlardı.

Sahibi, özgün isimli bir çocuktu: Lirya. Lirya’nın saçları hep biraz dağınık olurdu, çünkü düşünceleri rüzgâr gibi koşardı. Bazen çok neşeli, bazen de birden suskun olurdu. O akşam kapı yavaşça açıldı. Lirya içeri girdi, çantasını yere bıraktı. Ses etmedi. Normalde çantasını bırakırken bile küçük bir şarkı mırıldanırdı.

Mırmık’ın içi bir şeyle ürperdi. Peluşların içi pamuk doludur derler. Oysa Mırmık’ın içi, Lirya’nın hâline göre ısınan bir “kalp pıtırtısı” ile doluydu.

Lirya yatağın kenarına oturdu. Gözleri parlıyordu ama o parıltı gülüşten değildi. Rafın üstüne uzandı, Mırmık’ı iki eliyle aldı, göğsüne bastırdı.

"Mırmık… bugün garip bir gündü."

Mırmık cevap veremediğini sananlara çok gülerdi. Çünkü peluşlar konuşur, sadece sesleri yumuşacık olurdu. Lirya bazen duyar, bazen duyamazdı. Ama en önemlisi, Mırmık her zaman “anlar”dı.

"Anlatmak ister misin Lirya?" diye fısıldadı Mırmık, peluş diliyle.

Lirya bir an durdu. Sanki bu fısıltıyı duymuş gibi kaşlarını kaldırdı, sonra burnunu çekti.

"Bugün okulda herkes yeni bir şey getirdi. Kimisi ışıklı kalem, kimisi parlak çanta süsü… Benimki eski diye güldüler."

Lirya’nın sesi incecik titredi. Sonra Mırmık’ın karnındaki yıldız işlemeyi parmağıyla dolaştırdı.

"Sen de eski sayılırsın değil mi? Ama seni kimse görmüyor ki… gösterseler belki sana da gülerler."

Mırmık’ın içindeki pıtırtı bir an yavaşladı. Eski olmak, yıpranmak demek değildi. Eski olmak, “çok şey bilmek” demekti.

"Ben eskiysem, bu iyi bir haber." dedi Mırmık.

Lirya gözlerini kocaman açtı. Dudakları kıpırdadı.

"Ne dedin?"

Mırmık, “acaba duydu mu” diye düşünürken odanın köşesinden cızırtılı bir ses geldi. Bu ses, masanın üstündeki küçük gece lambasının fişine yakın duran oyuncak robot Kırtık’tan geliyordu. Kırtık, metalik bir gülüşle sallandı.

"Biri eski mi dedi? Eski olmak paslanmak demektir!"

Lirya, Kırtık’a baktı. Normalde Kırtık konuşmazdı. Ya da belki konuşurdu da kimse ciddiye almazdı.

Mırmık kendini dikleştirdi, peluş olmasına rağmen gururla.

"Paslanmak başka, hatıra biriktirmek başka."

Kırtık, iki kolunu açıp kapadı.

"Hatıra işe yarar mı? Işık saçıyor mu? Ses çıkarıyor mu?"

Lirya’nın yüzü yine düştü. Mırmık bunu görünce aceleyle, yumuşacık ama kararlı bir tonla konuştu.

"Lirya, hatıralar ışık saçmaz sanırsın. Ama karanlıkta en çok onlar yol gösterir."

Lirya Mırmık’ı biraz daha sıkı sardı.

"Ben karanlıkta mı kaldım?"

"Biraz." dedi Mırmık. "Ama karanlık, korkunç olmak zorunda değil. Karanlık bazen düşünmenin battaniyesidir."

Kırtık homurdandı.

"Benim ışığım var. İsterseniz açayım."

"Aç." dedi Lirya, sesi ilk kez biraz canlanarak.

Robotun göğsündeki küçük düğme yanıp söndü. Oda, hafif mavi bir ışıkla doldu. Lirya, mavi ışığın içinde Mırmık’ın karnındaki yıldızın daha da belirginleştiğini fark etti.

"Yıldızın parlıyor."

"Çünkü sen bakıyorsun." dedi Mırmık.

Lirya küçük bir gülümseme yaptı. Ama gülümsemesi yarım kaldı. Sonra birden ayağa kalktı, dolabın kapağını açtı. Dolabın üst rafında bir kutu vardı; üzerinde solmuş çıkartmalar… Lirya kutuyu indirdi, yatağın üstüne koydu.

"Bunu açmayalı çok oldu."

Mırmık’ın içi “pıt pıt” etti. Çünkü o kutunun ne olduğunu biliyordu. Bu, “Unutulmuş Güzel Şeyler Kutusu”ydu.

Lirya kapağı kaldırınca içinden renkli ipler, küçük bir düğme, minik bir kumaş parçası, bir de eskiden yapılan bir kağıt taç çıktı. Kağıt tacın üstünde el yazısıyla bir isim vardı: Zırnık Prensi.

Lirya şaşırdı.

"Zırnık Prensi… ben bunu unutmuşum."

Kırtık merakla yaklaştı.

"Zırnık Prensi kim?"

Mırmık yumuşakça anlatmaya başladı.

"Bir zamanlar Lirya, oyun kurmayı çok severdi. Oyunlarında krallıklar olurdu ama krallar kibirli olmazdı. Herkes birbirine yardım ederdi."

Lirya, kağıt tacı eline aldı ve gözleri doldu.

"Ben eskiden oyun uydururdum. Şimdi sanki aklım kilitli gibi… herkesin yanında konuşmaya çekiniyorum."

Mırmık, Lirya’nın yanağına peluş burnunu değdirdi.

"Aklın kilitli değil. Sadece anahtarın cebinde. Ve anahtar, bazen küçük bir cesarettir."

Kırtık, kendi göğsündeki düğmeye baktı.

"Bende anahtar yok ama düğme var."

Lirya bir kahkaha attı. Bu kez gerçek bir kahkahaydı, kısa ama sıcacık. Sonra kutudan kumaş parçasını çıkardı. Kumaş tarçın rengine yakındı.

"Mırmık… senin kulağında küçük bir yırtık var. Bunu okulda fark ettiler diye utanmıştım."

Mırmık sakince konuştu.

"O yırtık, seninle geçirdiğim bir maceranın izi."

"Hangi macera?"

"Yağmurlu bir gün, beni bahçeye çıkarmıştın. Çamura düşmüştük. Sonra beni gizlice yıkayıp kurutmuştun. Kulağım o gün biraz yırtıldı ama senin telaşın… o telaş çok değerliydi."

Lirya’nın gözleri iyice parladı.

"Ben seni kurtarmıştım."

"Evet." dedi Mırmık. "Şimdi de senin içindeki oyunu kurtarma zamanı."

Lirya, kutudan ipleri çıkardı. Kırtık heyecanla zıpladı.

"Tamir mi ediyoruz? Ben yardımcı olurum! Benim kollarım hızlıdır."

"Sen ipi tut." dedi Lirya.

Oturdu, ipe düğüm attı, kumaşı kulağın arkasına küçük bir yama gibi yerleştirdi. Dikiş iğnesi incecik ilerlerken Lirya’nın yüzü ciddileşti ama bu ciddiyet güzel bir ciddiyetti. “Bir işi başarmanın” ciddiyeti.

Dikiş bitince Lirya başını kaldırdı.

"Oldu mu?"

Mırmık kulağını hafifçe salladı.

"Oldu." dedi. "Hem de çok güzel oldu."

Kırtık hemen araya girdi.

"Ben de bir şey söyleyebilir miyim?"

"Söyle." dedi Lirya.

"Ben parlak olabilirim ama… bazen pilim bitiyor. O zaman kimse bana bakmıyor. Ama sen bana yine de yer veriyorsun. Bu güzel."

Lirya robotun başını okşadı. Sonra Mırmık’a döndü, onu iki eliyle kaldırdı.

"Yarın seni okula götüreceğim."

Mırmık’ın içi sıcacık oldu.

"Herkes gülerse?" diye sordu Mırmık, bilerek.

Lirya derin bir nefes aldı.

"Gülerlerse… ben de onlara anlatırım. Sen benim oyun kurma gücümü hatırlatıyorsun. Sen eski değilsin. Sen benim cesaretim gibisin."

Mırmık, bir peluşun yapabileceği en büyük şeyi yaptı: Lirya’nın kalbine “tam yerinden” dokundu.

Kırtık mavi ışığını biraz daha yumuşattı. Odanın içinde küçük bir krallık hissi oluştu. Pencerenin dışındaki yağmur bile daha nazik tıpırdıyordu sanki.

Lirya yatağa uzandı, Mırmık’ı yanına koydu. Gözlerini kapatmadan önce fısıldadı.

"Mırmık… yarın bir oyun başlatacağız. Adı ne olsun?"

Mırmık hiç tereddüt etmedi.

"Yıldız Dikişi Krallığı."

Lirya kıkırdadı.

"Tamam. Ve ben de… Zırnık Prensesi olacağım."

Mırmık, gecenin en güvenli yerine yerleşti: Lirya’nın kolunun altına. Çünkü bazen en büyük kahramanlık, kılıç sallamak değil; bir çocuğun kalbinde yeniden ışık yakmaktı. Ve o ışık, robotun ışığından bile daha güçlüydü.

Yazıyı Paylaş: