Neşeli Keklik Masalı

Mine Kaya 153 Okuma Süresi: 8 dk Masal Oku
Neşeli Keklik Masalı

Güneş, Ballıova Ormanı’nın üstüne yeni yeni tırmanırken çimenlerin üzerindeki çiy taneleri pırıl pırıl parlıyordu. Ormanın kenarında, kayalık bir tepenin yamacında küçük bir yuva vardı. O yuvada yaşayan kekliğin adı Neşeli Keklikti. Ona “Neşeli” demelerinin sebebi çok basitti: Sabahları uyanır uyanmaz şarkı söyler, gördüğü herkese selam verir, bazen de kendi kendine bile gülümserdi.

Ama bugün… bugün Neşeli Keklik’in içi biraz kıpır kıpırdı. Sanki kalbinde minik bir davul çalıyor gibiydi.

— Bugün farklı bir gün olacak, hissediyorum! dedi ve tüylerini kabartıp kanatlarını gerdi.

Tam o sırada çalıların arasından minik bir sincap fırladı. Adı Fındıktı. Çenesi durmaz, merakı da hiç bitmezdi.

— Neşeli! Neşeli! Duydun mu? Duydun mu? diye bağırdı.

Neşeli Keklik gözlerini kocaman açtı.

— Ne duydum? Neyi duydum? dedi, heyecanla.

Fındık nefes nefese bir an durdu, sonra fısıldar gibi konuştu:

— Ormanın kalbinde… Şarkı Çanağı varmış! İçine mutlu bir şarkı söylersen, o gün ormandaki herkesin kalbine cesaret doldururmuş!

Neşeli Keklik’in gözleri parladı.

— Şarkı Çanağı mı? Gerçek mi bu?

— Bilmiyorum! Ama Baykuş Dede dün gece “Ay ışığına bakıp doğru yolu bul” diyordu. Kesin bir şey biliyor! dedi Fındık.

O anda gökyüzünde bir baykuş silueti belirdi. Koca gözleriyle her şeyi gören, ağırbaşlı Baykuş Dede yüksek bir dala konmuştu.

— Gündüz gözüyle beni çağırdığınız nadir olur, küçükler. dedi, sesi yumuşak ama ciddiydi. — Şarkı Çanağı bir masal gibi anlatılır… ama masallar bazen gerçektir.

Neşeli Keklik, içindeki davulun daha hızlı çaldığını hissetti.

— Baykuş Dede, gerçekten var mı?

Baykuş Dede başını iki yana salladı.

— Var. Fakat onu bulmak kolay değil. Çünkü o çanak, sadece “kalbinde hem neşe hem korku taşıyan” birini kabul eder.

Neşeli Keklik bir an durdu.

— Korku mu? Ben… ben hep neşeliyim. Korkmuyorum ki!

Baykuş Dede gözlerini yumuşattı.

— Her canlı korkar. Korkmak kötü değildir. Önemli olan korkunun elinden tutup yürüyebilmektir.

Neşeli Keklik, boğazında minik bir düğüm hissetti. “Korku” kelimesi ona uzak değildi aslında. Çünkü son günlerde ormanda bir şey olmuştu: Dere suyu azalmış, bazı çiçekler boynunu bükmüş, kuşlar bile daha az şarkı söyler olmuştu. Herkesin içinde, görünmeyen bir endişe dolaşıyordu.

— Peki… nasıl bulacağız? diye sordu Neşeli Keklik, sesi bu kez biraz daha ciddiydi.

Baykuş Dede kanadını kaldırıp ormanın iç tarafını işaret etti.

— Üç işaret var: Kıpır Kıpır Yaprak, Gümüş Taş, ve Son olarak Sessiz Pınar. Üçünü bulursanız, çanağa giden patika açılır. Ama… dedi ve duraksadı, — yolda kalbiniz sınanacak.

Fındık zıpladı.

— Ben hazırım!

Neşeli Keklik derin bir nefes aldı.

— Ben de… hazırım. Korksam bile.

Ve böylece yola çıktılar: Neşeli Keklik, Fındık ve gökyüzünden onları izleyen Baykuş Dede’nin rehberliği…

Ormanın içine girdiklerinde ağaçlar sıklaşmış, ışıklar yaprakların arasından çizgi çizgi düşmeye başlamıştı. Yürüdükçe kuş sesleri azaldı. Neşeli Keklik bunu fark edince göğsünde bir ağırlık hissetti.

— Neden bu kadar sessiz? diye fısıldadı.

Fındık da etrafına bakındı.

— Sanki orman bize “şşş” diyor.

Tam o sırada bir yaprak… ama sıradan bir yaprak değil… minik bir dansçı gibi kıpır kıpır titreşerek bir dalın ucunda sallanıyordu. Rüzgâr yoktu, ama yaprak yine de oynuyordu.

Neşeli Keklik heyecanlandı.

— Kıpır Kıpır Yaprak! Bu o olmalı!

Yaprağa yaklaşınca yaprağın içinden incecik bir ses geldi.

— Beni almak istiyorsan, önce bir duygu söyle.

Neşeli Keklik şaşırdı.

— Duygu mu?

— Evet. Çünkü duygular doğruyu söyler.

Neşeli Keklik düşündü. İçine baktı. Ne vardı?

— Ben… heyecanlıyım. dedi.

Yaprak titredi, sanki “doğru” der gibi.

— Bir duygu daha. Daha derin.

Neşeli Keklik yutkundu. Kalbindeki düğüm kendini gösterdi.

— Korkuyorum… dedi, sesi çok hafif çıktı.

Fındık hemen atıldı:

— Korkma Neşeli! Korku kötü değil!

Neşeli Keklik başını salladı.

— Evet… ama yine de korku.

Yaprak bu kez daha güçlü titreşti ve daldan nazikçe kopup Neşeli Keklik’in kanadının içine kondu.

— Korkunu saklama. Onu şarkına kat.

Neşeli Keklik yaprağı dikkatle taşıdı.

— Tamam. Söz.

İkinci işaret için daha derine yürüdüler. Yol taşlı bir yamaca çıktı. Taşların arasında bir tanesi diğerlerinden farklıydı: Ay ışığı varmış gibi gümüş gümüş parlıyordu.

Fındık bağırdı:

— Gümüş Taş!

Neşeli Keklik taşa yaklaştı. Taş soğuk görünüyordu ama tuhaf bir şekilde içten bir sıcaklık yayıyordu. Tam dokunacakken taşın üstünde ince bir çatlak belirdi ve çatlağın içinden minik bir ışıltı çıktı.

Sonra… bir ses.

— Beni taşımak istiyorsan, bir söz ver.

Neşeli Keklik şaşkın ama kararlıydı.

— Ne sözü?

— Zor olduğunda da iyi kalacağına dair.

Fındık hemen konuştu:

— İyi kalmak kolay mı ki? Bazen kızıyorum, bazen bağırıyorum!

Neşeli Keklik Fındık’a baktı, gülümsedi. Sonra taşa döndü.

— Ben söz veriyorum. Zor olsa bile, içimdeki iyiliği arayacağım.

Taş, sanki memnun olmuş gibi daha da parlak bir ışık saçtı ve Neşeli Keklik’in önüne yuvarlandı. Neşeli Keklik onu gagasıyla dikkatlice alıp küçük bir keseye koydu.

O an, Baykuş Dede’nin sesi uzaktan duyuldu.

— İkinci işareti de aldınız. Şimdi Sessiz Pınar’a gidin. Ama orada… sessizliğin içinde kendi sesinizi duyacaksınız.

Neşeli Keklik’in tüyleri hafifçe ürperdi.

— Kendi sesimi mi?

Fındık omuz silkti.

— Ben kendi sesimi hep duyuyorum zaten!

Neşeli Keklik gülümsedi ama kalbindeki davul yine hızlandı.

Sessiz Pınar’a vardıklarında zaman durmuş gibiydi. Su, neredeyse hiç ses çıkarmadan akıyordu. Çevresinde çiçekler bile sanki fısıldamaya çekiniyordu. Neşeli Keklik suya yaklaştı, yansımasına baktı. Gözlerinin içinde hem neşe hem endişe vardı.

Pınarın yanındaki taşın üstünde bir yazı yoktu, ama sanki pınar konuşuyordu:

— Üçüncü işaret sensin.

Neşeli Keklik irkildi.

— Ben mi?

— Evet. Çünkü patikayı açacak olan, kalbindeki şarkı. Ama önce… bir şeyi kabul etmen gerek.

Neşeli Keklik’in boğazı kurudu.

— Neyi?

— Herkesi mutlu etmek zorunda değilsin. Neşeli olmak, hep gülmek demek değildir.

Bu söz Neşeli Keklik’in içine düştü, suya atılan taş gibi halkalar yaptı. Bir an gözleri doldu.

— Ben… ben hep şarkı söylersem herkes iyi hisseder sanıyordum. Ama… son günlerde şarkım bile yetmiyor gibi.

Fındık yanına geldi, bu kez daha sakin.

— Neşeli, bazen ben de üzülüyorum. Ama yanında biri olunca… daha kolay.

Neşeli Keklik’in gözünden minik bir yaş süzüldü.

— Ben üzülmek istemiyorum. Korkmak istemiyorum.

Pınar hafifçe parladı.

— Korku ve üzüntü de kalbin parçalarıdır. Onları reddedersen, şarkın eksik kalır.

Neşeli Keklik derin bir nefes aldı. Sonra başını kaldırdı, sanki kendi kendine konuşur gibi dedi:

— Tamam. Kabul ediyorum. Ben sadece neşe değilim. Ben… cesaret de olabilirim. Üzüntü de yaşayabilirim. Ve yine de iyi biri olabilirim.

O anda pınarın suyu hafifçe yükseldi, bir çizgi gibi kıvrıldı ve yerde gizli bir patika belirdi. Yapraklar iki yana açıldı, taşlar sanki yol verdi.

Fındık sevinçle zıpladı.

— Patika açıldı!

Neşeli Keklik’in kalbi bu kez korkudan değil, umutla hızlı atıyordu.

— Hadi gidelim.

Patika onları ormanın kalbine götürdü. Orada küçük bir açıklık vardı. Açıklığın ortasında, büyükçe bir taşın üzerinde Şarkı Çanağı duruyordu. Çanak, altın gibi değil, gümüş gibi değil… sanki sabah güneşiyle akşam yıldızlarını karıştırmışlar da öyle yapmışlar gibi bir renge sahipti.

Neşeli Keklik yaklaştı. Kanadındaki Kıpır Kıpır Yaprak hafifçe titreşti. Kesedeki Gümüş Taş ısındı.

Çanak, sanki onu tanıyormuş gibi hafifçe ışıldadı.

Baykuş Dede, en yüksek dala konmuştu.

— Şimdi, Neşeli Keklik… şarkını söyle. Ama sadece “mutlu” şarkı değil. Kalbinin şarkısını.

Neşeli Keklik gözlerini kapattı. Ormanın sessizliğini dinledi. Dereyi düşündü, azalan suyu. Boynunu büken çiçekleri. Korkmuş kuşları. Sonra Fındık’ın cesaretini, Baykuş Dede’nin sözlerini, kendi gözyaşını…

Ve şarkı söylemeye başladı.

Şarkısı yumuğşaktı, ama güçlüydü. Neşeli bir melodiyle başladı, sonra içine minik bir hüzün kattı. Hüzün, şarkıyı ağırlaştırmadı; aksine derinleştirdi. Sonra cesaret geldi, şarkının kanatları büyüdü. En sonunda umut… umut şarkının tepesine kondu, bir ışık gibi.

Fındık gözlerini kapatmış dinliyordu.

— Bu… bu çok güzel… diye fısıldadı.

Neşeli Keklik şarkısını bitirdiğinde çanak bir an sessiz kaldı. Sonra içinden dalga dalga ışık yayıldı. Işık, açıklıktan ormanın her yanına koştu: Ağaçların gövdelerine, yaprakların arasına, çiçeklerin kalbine…

Bir şey oldu.

Uzakta bir kuş ötüşü duyuldu. Sonra bir tane daha. Sonra daha fazlası. Dereden ince bir su sesi geldi; sanki su yeniden canlanıyordu. Çiçekler başını kaldırdı.

Neşeli Keklik gözlerini açtı. Gözleri doluydu ama bu kez yüzü gülüyordu.

— Başardık mı? dedi.

Baykuş Dede kanatlarını hafifçe açtı.

— Orman, şarkını duydu. Cesaret yayıldı. Ama unutma, bu bir “sihir” değil sadece… Bu, kalbin gerçek şarkısı.

Fındık Neşeli Keklik’e sarıldı (sincap sarılması, yani minik patileriyle kanadına tutundu).

— Neşeli… sen sadece neşeli değilmişsin. Sen… cesurmuşsun!

Neşeli Keklik güldü, gözünden yine minik bir damla düştü.

— Ben de bunu bugün öğrendim.

Geri dönerlerken orman daha aydınlıktı. Sanki ağaçlar bile daha dik duruyordu. Yol boyunca karşılaştıkları hayvanlar onları selamladı.

Tavşan Pofuduk seğirterek geldi:

— Ne oldu? Herkesin içi ısındı birden!

Neşeli Keklik gülümsedi.

— Kalbimizin şarkısını söyledik.

Pofuduk kulaklarını salladı.

— Ben de söyleyebilir miyim?

Fındık kıkırdadı.

— Söyle tabii! Ama sadece “mutlu” değil, gerçek olsun!

Pofuduk düşündü, sonra:

— Ben… bazen çok çekingenim. Ama arkadaşlarım yanımda olunca hızlı koşabiliyorum! dedi.

Hepsi güldü.

Derken küçük bir kirpi yanlarından geçti, tedirgin tedirgin.

Neşeli Keklik yanına yaklaştı.

— Neden üzgünsün?

Kirpi başını eğdi.

— Dikenlerim yüzünden kimse bana yaklaşmıyor sanıyorum…

Neşeli Keklik yumuşak bir sesle konuştu:

— Dikenlerin seni kötü yapmaz. Sen de sevgi dolusun. İstersen birlikte yürüyelim.

Kirpinin gözleri parladı.

— Gerçekten mi?

— Gerçekten. dedi Neşeli Keklik. — Çünkü bugün öğrendim: Neşe paylaşınca büyür, korku paylaşınca küçülür.

Fındık da ekledi:

— Hem ben zaten dikenlerden korkmam!… biraz korkarım ama yine de sarılırım!

Hepsi güldü, kirpi de gülümsedi.

O akşam Ballıova Ormanı’nda herkes daha çok konuştu, daha çok güldü, daha çok birbirini dinledi. Neşeli Keklik yuvasına döndüğünde gökyüzünde yıldızlar vardı. İçindeki davul artık korkudan değil, huzurdan çalıyordu.

Yuvanın girişinde durdu, derin bir nefes aldı ve kendi kendine fısıldadı:

— Neşeli olmak… hep gülmek değilmiş. Neşeli olmak… kalbini saklamadan şarkı söylemekmiş.

Sonra tüylerini düzeltti, gözlerini kapattı.

Ve o gece, Ballıova Ormanı’nda rüyalar bile daha renkliydi.

Yazıyı Paylaş: