Mutlu Koyun Masalı
Güneş, Yeşilvadi’nin üstüne yumuşacık bir battaniye gibi serilmişti. Çimenler sabah çiyinden parlıyordu. Dere, gümüş bir ip gibi kıvrıla kıvrıla akıyor; minik taşlara çarpınca şıpırtılarla gülüyordu. Yeşilvadi’de yaşayan herkes bu sesleri severdi ama en çok da Mutlu Koyun severdi.
Mutlu Koyun’un adı gerçekten Mutlu’ydu. Çünkü o gülmeyi, merak etmeyi, teşekkür etmeyi, hatta bazen üzülüp sonra yeniden toparlanmayı bilen bir koyundu. Yünü pamuk gibi kabarık, kulakları yaprak gibi yumuşacıktı. Gözleri, sanki içinde küçük bir güneş taşıyormuş gibi sıcaktı.
O sabah Mutlu, sürüden erken kalktı. Bir taşın üzerine çıktı ve derin bir nefes aldı.
— "Bugün çok güzel bir gün olacak, içimde pıt pıt eden bir sevinç var!"
Tam o sırada yanında minik bir serçe zıpladı. Serçenin adı Cikcik’ti; hızlı konuşur, hızlı düşünür, hızlı da gülerdi.
— "Mutlu! Mutlu! Duydun mu, duydun mu?!" diye cıvıldadı.
— "Neyi duydum mu?" Mutlu başını eğip serçeye baktı.
— "Dere, bu sabah farklı şarkı söylüyor. Bence bir sürpriz var!"
Mutlu gözlerini kısarak dereye baktı. Gerçekten de dere, sanki her zamankinden daha neşeli akıyordu.
— "Sürpriz mi? O zaman gidip bakmalıyız!"
Cikcik havalandı, Mutlu da hoplaya zıplaya dereye doğru yürüdü. Yol boyunca papatyalar başlarını sallıyor, arılar vızıldıyor, uzaklardan kırlangıçlar “ben de varım” der gibi çizgiler çiziyordu.
Derenin kenarına vardıklarında, suyun üstünde parlayan bir şey gördüler. İncecik, yuvarlak, ışıl ışıldı. Mutlu eğildi, burnuyla hafifçe dürttü. Su, o küçük halka gibi şeyi kıyıya itti. Bu, minik bir çan gibi parlak bir zil parçasıydı ama çan değildi; üzerinde yıldız şeklinde oyuklar vardı.
— "Bu da ne?" Mutlu fısıldadı.
— "Işıklı bir şey! Benim olmalı!" Cikcik hemen atıldı.
Mutlu gülerek çabucak zil parçasını çimenlerin üzerine koydu.
— "Sakin ol Cikcik. Önce ne olduğunu anlayalım."
O sırada çalıların arasından bir ses geldi. Yaşlı Kaplumbağa Tıkırtı, ağır ağır yaklaşırken kabuğu güneşte parlıyordu.
— "Dere hediyelerini rastgele vermez," dedi Tıkırtı, sesi tıpkı yavaş akan bir masal gibiydi. — "Bazen bir işaret gönderir. Bazen de bir davet."
— "Bir davet mi?" Mutlu’nun yüreği kıpırdadı.
— "Evet," dedi Tıkırtı. — "Şu yıldız oyuklarını görüyor musun? Bu, Yeşilvadi’nin eski Yıldız Zili’ne ait. Eskiden, vadi ne zaman moralini kaybetse bu zil çalınırdı. Zilin sesi duyulunca herkes hatırlardı: Birlikteyken daha güçlüyüz."
Cikcik kanatlarını çırptı.
— "Vadi moralini mi kaybetti? Ben hiç fark etmedim!"
Mutlu da düşündü. Son günlerde rüzgar biraz hırçın, gökyüzü biraz huysuzdu. Bazen sürüde ufak tartışmalar oluyordu.
— "Ben de bir şeyler hissettim," dedi Mutlu. — "Sanki bazıları gülmeyi unutuyor."
Tıkırtı başını salladı.
— "Yıldız Zili kırılmış ve parçaları dağılmış. Bu parça, seni çağırıyor. Parçaları bulup zili yeniden birleştirirseniz vadiye neşe geri döner."
Mutlu’nun gözleri parladı ama bir an sonra içine bir endişe düştü.
— "Ya yapamazsam?"
Tıkırtı, kabuğunun içinden yavaşça gülümsedi.
— "Neşeyi geri getirmek, tek başına koşmak değildir. Doğru kişileri bulmaktır."
Mutlu derin bir nefes aldı. Korkusu, yüreğinin bir köşesinde minicik bir taş gibi duruyordu ama yanında merakı, kocaman bir balon gibi yükseldi.
— "O zaman başlıyoruz!"
İlk olarak sürüye döndüler. Mutlu, sürünün en cesur kuzusu Pofuduk’u çağırdı. Pofuduk, her şeyi macera sanır; tehlikeyi görünce bile gözleri ışıldardı.
— "Pofuduk, bizimle gelir misin? Yıldız Zili’ni toparlayacağız!"
— "Zil mi? Yıldız mı? Toparlamak mı? Harika!" Pofuduk neredeyse takla atıyordu. — "Ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz?"
Mutlu gülerek anlattı. Sonra sürünün en iyi dinleyicisi, en sakin koyunu Duru’yu çağırdı. Duru, konuşmadan önce düşünür, konuşunca da herkesin içi rahatlar, çünkü sözleri yumuşacık gelir.
— "Duru, bize katılır mısın? Biraz akıl, biraz sabır lazım."
Duru Mutlu’ya baktı, gözlerinde sıcak bir güven vardı.
— "Eğer kalpleri birleştireceksek, ben varım," dedi. — "Ama birlikte hareket edelim."
Böylece ekip kuruldu: Mutlu, Cikcik, Pofuduk ve Duru.
Tıkırtı, deredeki parça için bir ipucu verdi.
— "Zilin diğer parçası, Rüzgar Tepesi’ndeki eski değirmenin yanında olabilir. Orası rüzgarın en çok uğradığı yer."
Yola çıktılar. Tepelere doğru yürürken rüzgar bazen onları itiyor, bazen saçlarını yünlerini okşuyordu. Pofuduk rüzgarla yarışıyor, Cikcik üstlerinden “vınn” diye uçuyor, Duru ise adımlarını eşit tutuyordu. Mutlu, kalbinde hem bir şarkı hem de küçük bir titreme taşıyordu.
Değirmen göründüğünde rüzgar birden hızlandı. Tahta kanatlar gıcırdadı.
— "Bence değirmen bize konuşuyor!" Cikcik bağırdı.
— "Bence rüzgar bizimle şakalaşıyor!" Pofuduk kahkaha attı.
Mutlu değirmenin yanına yaklaştı. Otların arasında metal gibi parlayan bir şey gördü. Tam eğilip alacakken, bir “ting” sesi duyuldu. Parça yerinden oynadı ve yuvarlanmaya başladı. Rüzgar, parçayı tepenin kenarına doğru sürüklüyordu.
— "Dur! Kaçma!" Mutlu panikle öne atıldı.
Duru hemen sesini yükseltti.
— "Mutlu! Acele etme, kenar kaygan olabilir!"
Pofuduk bir anda yan tarafa koştu, parçanın yuvarlanacağı yolu kestirmeye çalıştı.
— "Ben yakalarım!"
Cikcik havadan parçayı takip etti.
— "Sağa kırdı! Sağa kırdı!"
Mutlu, kalbinin hızlandığını hissetti. Bir an korku büyüdü: Ya parça uçuruma düşerse? Sonra Mutlu içinden “sakin ol” dedi, ayaklarını yere daha sağlam bastı. Duru’nun uyarısını hatırladı.
— "Tamam… yavaş, dikkatli…" diye mırıldandı.
Pofuduk parçanın önüne geçti ama rüzgar aniden yön değiştirdi. Parça Pofuduk’un yanından zıplayarak geçti. Pofuduk’un yüzü düştü.
— "Ah! Kaçırdım!"
Mutlu hemen bağırdı.
— "Sorun değil! Birlikte yakalayacağız!"
Duru, tepenin daha aşağısında bir çalılık gördü.
— "Rüzgar parçayı o çalılığa doğru sürüklüyor. Hepimiz oraya yönelirsek kapan gibi olur."
Mutlu başını salladı.
— "Harika fikir!"
Hep birlikte çalılığa doğru ilerlediler. Cikcik yukarıdan yön verdi, Pofuduk hızlıca sağa sola sıçrayıp parçayı çalılığa doğru yönlendirdi, Duru yolun güvenli kısmını gösterdi. Sonunda parça çalılığın içinde takılı kaldı. Mutlu dikkatle uzandı ve aldı.
Parça, dere parçasına benziyordu; üzerinde yine yıldız oyukları vardı.
— "Başardık!" Mutlu’nun gözleri doldu, ama bu sefer sevinçten. — "İçim sanki ışıkla doldu."
Pofuduk nefes nefese gülüyordu.
— "Ben de kendimi kocaman hissediyorum!"
Duru yumuşakça konuştu.
— "Korktuğunda durup düşünmen çok iyiydi, Mutlu."
Mutlu başını eğdi.
— "Korktum… evet. Ama yalnız olmadığımı hatırladım."
İkinci parça bulunmuştu. Tıkırtı’nın dediğine göre üçüncü parça Orman Aynası denen yerde olabilirdi. Orman Aynası, durgun bir gölcüktü; suyu o kadar sakindi ki gökyüzünü ayna gibi gösterirdi. Ama oraya giden yol, sık ağaçların arasından geçerdi.
Yola koyuldular. Ormana girince hava serinledi. Kuş sesleri daha derinden geliyordu. Cikcik bile bir an sessizleşti.
— "Burada sesim yankılanıyor… tuhaf," diye fısıldadı.
Pofuduk da ilk kez daha yavaş yürüdü.
— "Sanki ağaçlar bizi izliyor."
Duru hemen sakin bir tonla konuştu.
— "Ağaçlar izlemek için değil, korumak için buradalar. Nefes alın. Korku bazen gölgeleri büyütür."
Mutlu, Duru’nun sözleriyle rahatladı. Yine de kalbinde minik bir titreme vardı. Derken gölcüğe ulaştılar. Su gerçekten ayna gibiydi. Üstünde ince bir sis, pamuk gibi dolaşıyordu.
Gölün kenarında, parlak bir şey suyun altında seçiliyordu. Mutlu eğildi.
— "Sanırım parça orada."
Cikcik telaşlandı.
— "Ama suya giremezsin! Yünün ağırlaşır!"
Pofuduk öne çıktı.
— "Ben girerim!"
Duru hemen karşı çıktı.
— "Pofuduk, acele karar verme."
Mutlu düşünmeye başladı. Su sığ görünüyordu ama taşlar kaygan olabilirdi. Tam o sırada gölün kenarındaki bir kurbağa “vırak” diye seslendi. Kurbağanın adı Zıpzıp’tı; su işlerini iyi bilirdi.
— "Burada ne arıyorsunuz?" dedi Zıpzıp.
Mutlu nazikçe anlattı. Zıpzıp gözlerini kırpıştırdı.
— "Eğer o parlak şey Yıldız Zili’nin parçasıysa, onu almak için suya girmek şart değil. Sazların arasında uzun bir kamış var. Kamışın ucuna küçük bir çatal yaparsanız, parçayı çekebilirsiniz."
Mutlu’nun içi ferahladı.
— "Harika! Teşekkür ederiz, Zıpzıp!"
Hemen kamışı buldular. Pofuduk kamışı dişleriyle dikkatle kırmadan taşıdı, Duru uca küçük bir çatallı dal bağladı, Cikcik de yukarıdan “az daha sol, az daha sağ” diye yön verdi. Mutlu, kamışı suya uzattı. Çatal parça ile buluştu, hafifçe çekti. Parça suyun içinden kayarak kıyıya geldi.
— "Aldık!" Mutlu sevinçle güldü. — "Bu sefer korku yerine zekayı kullandık."
Zıpzıp gururla şişindi.
— "Orman Aynası, acelecileri sevmez. Sakin olanı ödüllendirir."
Üç parça tamamlanmıştı. Ama Tıkırtı’nın söylediğine göre bir parça daha vardı: Zilin kalbi denilen küçük, yuvarlak bir tokmak. O olmadan zil çalmazdı.
Tokmak, Yeşilvadi’nin en yüksek noktasındaki Gülüş Kayası’nda olabilirdi. Gülüş Kayası’na çıkan yol uzundu. Yine de ekip kararlıydı.
Tepenin zirvesine yaklaştıkça nefesleri hızlandı. Gökyüzü daha yakın gibiydi. Sonunda Gülüş Kayası’nı gördüler: Kocaman, yuvarlak bir kaya. Üstünde yıllar önce biri gülümseyen bir yüz oyup bırakmıştı. Kaya gerçekten de gülüyor gibi görünürdü.
Kayaya yaklaştıklarında bir tilki ortaya çıktı. Tilkinin adı Kızıl’dı; kurnaz ama aslında yalnız bir tilkiydi. Gözleri meraklıydı.
— "Burada ne işiniz var?" diye sordu Kızıl.
Mutlu bir an duraksadı. Tilkilerle koyunlar pek konuşmazdı. Ama Mutlu, içindeki güneşi hatırladı. Korku yerine merak.
— "Yıldız Zili’nin tokmağını arıyoruz. Vadinin neşesini geri getireceğiz."
Kızıl kulaklarını dikti.
— "Neşe mi?" Sesi bir an yumuşadı. — "Neşe… ben onu uzun zamandır duymadım."
Duru öne çıktı.
— "İstersen sen de bize yardım edebilirsin."
Pofuduk şaşırdı.
— "Tilkiler yardım eder mi?"
Mutlu Pofuduk’a baktı, gözleriyle “nazik ol” dedi.
— "Herkes yardım edebilir," dedi Mutlu. — "Yeter ki niyeti iyi olsun."
Kızıl, kayaya doğru baktı.
— "Tokmak burada olabilir. Ama ben de bir şey isteyebilirim."
Cikcik hemen atıldı.
— "Ne istiyorsun? Parlak bir şey mi? Yemiş mi?"
Kızıl başını salladı.
— "Hayır. Eğer o zil çalarsa… ben de dinlemek istiyorum. Kimse beni çağırmıyor. Ben hep uzaktan bakıyorum."
Bir sessizlik oldu. Mutlu’nun içinde bir sıcaklık yayıldı. Çünkü yalnızlık, en sessiz duyguydu ve bazen en ağır gelen de oydu.
— "Seni çağırıyoruz," dedi Mutlu. — "Bizimle gel. Neşeyi birlikte duyalım."
Kızıl’ın gözleri parladı. Gururla başını çevirdi ama kuyruğu hafifçe titredi. Bu, sevindiği zaman yaptığı bir şeydi.
— "Peki," dedi. — "O zaman arayalım."
Gülüş Kayası’nın arkasında küçük bir oyuk vardı. Kızıl, keskin burnuyla kokladı.
— "Burada metal kokusu var."
Mutlu eğildi ve oyuktan küçük, yuvarlak tokmağı aldı. Tokmak, yıldız şeklinde minik bir kabartmaya sahipti.
— "Bu o!" Mutlu’nun sesi heyecandan titredi.
Şimdi tek şey kalmıştı: Zili birleştirmek.
Vadinin ortasında, herkesin toplandığı Büyük Çınar’ın altında bir alan vardı. Oraya döndüler. Haber hızla yayıldı; koyunlar, keçiler, tavşanlar, kuşlar, hatta çekingen kirpiler bile geldi. Tıkırtı, Büyük Çınar’ın dibinde bekliyordu.
— "Zamanı geldi," dedi Tıkırtı.
Mutlu parçaları çimenlerin üzerine dikkatle dizdi. Duru sakin adımlarla parçaların nasıl birleşeceğini düşündü. Pofuduk heyecandan zıplıyor, Cikcik başlarının üstünde tur atıyordu. Kızıl ise biraz geride durdu; kalabalığa alışık değildi.
Mutlu, Duru’ya baktı.
— "Birlikte yapalım."
Duru başını salladı.
— "Evet. Parçalar tek tek güzeldir, ama birleşince anlam kazanır."
Parçaları bir araya getirdiler. Yıldız oyukları, sanki birbirini bulunca ışıldadı. Sonunda tokmak da yerine oturdu. Zil tamamlanmıştı.
Mutlu, bir an elini tokmağın üstünde tuttu. Kalabalığa baktı. İçinde hem sevinç hem de hafif bir titreme vardı. Çünkü bu an, sadece bir zil anı değildi. Birlik olma anıydı.
Cikcik sessizleşti. Pofuduk bile durdu. Tıkırtı gözlerini kapadı. Kızıl, ilk kez kalabalığın içinde kendini görünmez hissetmedi.
Mutlu tokmağı hafifçe vurdu.
Ding…
Ses, yumuşak bir dalga gibi yayıldı. Ding…
İkinci ses daha parlaktı. Ding…
Üçüncüde sanki çınarın yaprakları bile alkışladı. Vadiye, uzun zamandır saklanan bir gülüş geri geldi. Küçük kahkahalar önce çekingen çıktı, sonra büyüdü, çoğaldı, birbirine karıştı.
Bir koyun yavrusu öne fırladı.
— "Bu ses içimi gıdıklıyor!"
Bir tavşan kulaklarını salladı.
— "Sanki kalbim zıplıyor!"
Pofuduk Mutlu’ya sarıldı.
— "Başardın! Başardık!"
Duru’nun gözleri dolmuştu ama yüzünde gülümseme vardı.
— "Neşe, paylaşınca çoğalıyor," diye fısıldadı.
Kızıl, utangaçça bir adım attı. Mutlu onu gördü ve yanına çağırdı.
— "Kızıl, gel. En önde dinle."
Kızıl yaklaşınca bazıları önce şaşırdı. Sonra Mutlu’nun sakin bakışını görünce herkes rahatladı. Kızıl, zilin yanında durdu. Tokmağın sesini duyunca gözlerini kapadı.
— "Bu… güzel," dedi, sesi neredeyse rüzgar kadar hafifti. — "Ben de bu güzelin içinde olabilir miyim?"
Mutlu gülümsedi.
— "Zaten içindesin."
Kalabalık, sanki bunu bekliyormuş gibi bir adım daha yaklaştı. Kimse kimseyi itmedi, kimse acele etmedi. Sadece birlikte durdular. Zilin sesi, vadinin üstünde bir ışık gibi dolaştı.
O gün Yeşilvadi’de herkesin yüzü biraz daha yumuşadı. Küçük kırgınlıklar, dereye düşen yaprak gibi suya karışıp gitti. Rüzgar, değirmenin kanatlarını daha nazik çevirdi. Orman Aynası’nın sisi daha şeffaf oldu. Gülüş Kayası, gerçekten gülmeye başladı.
Akşamüstü güneş turuncuya dönerken Mutlu, çimenlere uzandı. Cikcik başının üstünde bir dala kondu. Pofuduk yanına kıvrıldı. Duru, çınarın gölgesinde huzurla oturdu. Kızıl da biraz uzakta ama artık uzakta kalmak istemeyen birinin yakınında durdu.
Mutlu gözlerini kapadı ve içinden geçenleri sesli söyledi.
— "Bugün korktum, heyecanlandım, umutlandım… ama en çok da sevindim."
Cikcik kıkırdadı.
— "Sen zaten Mutlu’sun!"
Mutlu gülerek cevap verdi.
— "Mutlu olmak, hiç korkmamak değil. Korkunca da yürüyebilmek."
Duru başını salladı.
— "Ve yürürken el ele olmak."
Pofuduk gökyüzüne bakıp iç çekti.
— "Ben yarın yine macera isterim!"
Kızıl sessizce gülümsedi.
— "Belki ben de… sizinle gelirim."
Mutlu, gözlerini açmadan gülümseyerek son sözü söyledi.
— "Kapımız açık. Çünkü neşe, birlikte daha güzel."