Kırık Şemsiye Masalı

Mine Kaya 311 Okuma Süresi: 5 dk Masal Oku
Kırık Şemsiye Masalı

Bir zamanlar, yağmurun hiç eksik olmadığı, gri bulutların gökyüzünü sarmaladığı küçük bir kasaba varmış. Bu kasabada, herkesin evinde mutlaka bir şemsiye olurmuş. Çünkü yağmur öylesine inatçıymış ki, bazen bir hafta boyunca aralıksız yağar, sokaklar küçük göletlere döner, insanlar ise sular içinde kalmamak için şemsiyelerine sıkı sıkıya sarılırlarmış.

Ama o kasabada bir şemsiye diğerlerinden çok farklıymış.

Adı Şemiymiş. Eskiden pırıl pırıl mavi kumaşıyla, gümüş sapıyla kasabanın en güzel şemsiyesiymiş. Küçük sahibi Eylül, onu yağmurlu bir günde doğum günü hediyesi olarak almış. O günden sonra nereye gitse yanında götürmüş.

Bir gün, sert bir rüzgâr kasabanın ortasında esmiş, ağaçları bile yerinden oynatmış. Eylül, okula giderken Şemi’yi sıkıca tutmuş ama rüzgâr öyle güçlüymüş ki şemsiyenin tellerinden biri kırılmış.

Eylül eve döndüğünde gözleri dolmuş.
Ah Şemi! Ne yaptın böyle, kırılmışsın! demiş üzülerek.
Şemi konuşamıyormuş, ama içinden şöyle geçirmiş:
“Ben elimden geleni yaptım küçük Eylül… Seni korumak isterken dayanamayıp kırıldım.”

O günden sonra Eylül, Şemi’yi dolabın bir köşesine kaldırmış. Artık okula giderken babasının siyah, sade şemsiyesini kullanıyormuş.

Zaman geçmiş, Şemi orada, karanlık dolabın içinde gün saymaya başlamış. Her dışarıda yağmur sesi duyduğunda içi titrer, “Keşke yine gökyüzüne bakabilsem” dermiş.

Bir gece, dışarıda yine yağmur başlamış. Dolapta duran Şemi, hafifçe titremiş. Birden dolabın kapısı aralanmış. Küçük bir ses duyulmuş:
Merhaba! Burada kimse var mı?

Şemi şaşırmış. Tozlu köşede, bir çift eski yağmur çizmesi parlıyormuş.

Ben varım… Adım Şemi. Sen kimsin?
Ben Çizgi! Eylül’ün ilk çizmesiyim. Artık bana da küçük geliyor, dolaba kaldırıldım.
Demek sen de eskisin…
Eskilik değil mesele dostum, hatırlanmak önemli.

Bu söz Şemi’nin içini burkmuş. Düşünmüş: “Acaba Eylül beni hiç hatırlıyor mudur?”

Tam o sırada dolabın kapağı biraz daha açılmış, bir ses daha duyulmuş:
Sessiz olun da, uykumu kaçırmayın!

Bu defa konuşan, bir yağmurlukmuş. Sarı, parlak ama biraz solmuş bir kumaşı varmış.
Ben Yağmo! Eylül’ün geçen sene giydiği yağmurluğum. Artık bana da küçük geliyor. Dolabın kahramanları biziz!

Üçü gülmüşler. Yağmur dışarıda patır patır yağarken, dolabın içi eski günlerin hikâyeleriyle dolmuş.

Ertesi sabah Eylül dolabı açmış. Güneşli bir hava varmış ama Eylül’ün morali bozukmuş.
Bugün okulda yağmur şiiri yarışması var ama ilhamım yok, ne yazacağımı bilmiyorum... demiş.
Sonra gözü eski dostu Şemi’ye takılmış.
Ah! Ben seni unutmuşum Şemi...

Eylül, Şemi’yi dolaptan alıp yatağının üstüne koymuş.
Kırık teline, solmuş kumaşına bakmış.
Sen benim en yağmurlu günlerimde yanımdaydın. Keşke yine yürüyebilsek birlikte…

Şemi, içinden “Ah Eylül, keşke konuşabilsem!” diye düşünmüş.

O gece, Eylül uykuya daldığında, sihirli bir şey olmuş. Yağmur damlaları cama vururken, dolaptaki eşyalar canlanmış. Çizgi, Yağmo ve Şemi fısıltıyla konuşmaya başlamış.

Eylül’ü mutlu etmeliyiz. demiş Yağmo.
Ama nasıl? Ben kırığım! demiş Şemi.
Kırık olmak, işe yaramaz olmak demek değildir! diye çıkışmış Çizgi.
Haklısın. Belki birlikte bir şey yapabiliriz.

Sabah olduğunda Eylül, yatağının başucunda bir not bulmuş:
"Bazen kırık şeyler en güzel hikâyeleri anlatır."

Altında ise küçük bir yağmur damlası çizilmişti.
Eylül şaşkınlıkla etrafına bakmış.
Bu notu kim yazdı? diye fısıldamış.

Rüzgâr hafifçe perdeyi havalandırmış, pencerenin önünde Şemi duruyormuş.
Eylül gülümsemiş:
Sen miydin Şemi?

O an içi bir sıcaklıkla dolmuş. Hemen şiir defterini açmış ve yazmaya başlamış:

“Kırık bir şemsiye, gökyüzüne bakar
Her damla, bir anı, kalbinde saklar
Yağmur durmaz, dostluk solmaz
Kırık olsa da, korur yine naz.”

Eylül, şiir yarışmasında birinci olmuş. Herkes onun duygulu dizelerini ayakta alkışlamış. Öğretmeni sormuş:
Eylül, bu şiiri kime ithaf ettin?
Eylül gülümseyerek demiş ki:
Eski dostum Şemi’ye… Kırık bir şemsiyeye.

O günden sonra Eylül, Şemi’yi atmamış. Onun için minik bir “anı köşesi” yapmış odasında.
Şemi’nin kırık teli artık bir eksiklik değil, bir kahramanlık nişanıymış.

Bir gün, Eylül’ün babası içeri girmiş ve Şemi’ye bakmış.
Kızım, bu şemsiye artık işe yaramaz, neden saklıyorsun?
Eylül gözleri dolarak demiş:
O benim en yağmurlu günlerimde yanımdaydı baba. Kırık olsa da kalbimden çıkmaz.

Babasının yüreği yumuşamış.
O zaman onu onaralım. Bir dostu yarı yolda bırakmak olmaz.

Baba-kız birlikte tamir etmişler Şemi’yi. Telini düzeltmişler, kumaşını dikmişler. O eski parlak mavi haline geri dönmüş. Ama en önemlisi, artık hem Eylül’ün hem de Şemi’nin içi ışıl ışıl parlıyormuş.

Ertesi gün gökyüzü kararmış, rüzgâr yine esmeye başlamış.
Eylül, Şemi’yi eline almış ve gülümsemiş:
Hazır mısın eski dostum?
Şemi içinden “Her zaman!” demiş.

Okul yolunda yürürken yağmur başlamış. Çocuklar kaçışırken Eylül, kırık ama onarılmış şemsiyesiyle adım adım yürümüş.
Bir çocuk ona seslenmiş:
Eylül, senin şemsiyen eski değil mi? Neden yenisini almıyorsun?
Eylül gülümsemiş:
Çünkü bazen eski şeyler en güzel hikâyeleri taşır.

O günden sonra Şemi sadece bir şemsiye değilmiş; kasabadaki çocukların dilinde bir efsane olmuş. Herkes “Kırık Şemsiye”nin hikâyesini anlatırmış.

Yağmur yağdığında çocuklar gökyüzüne bakar, birbirine şöyle derlermiş:
Şemi bugün de Eylül’ü koruyor olmalı!

Ve gerçekten de her yağmurda, gökyüzünden süzülen bir damla, Eylül’ün şemsiyesine düşer, orada uzun uzun parıldarmış.
Belki bir teşekkür, belki bir hatıra…

Masal bu ya… Belki hâlâ o kasabada, bir köşe başında, bir kız çocuğu elinde mavi bir şemsiye ile gökyüzüne bakıyordur.
Ve belki de rüzgârın sesi hâlâ fısıldıyordur:

“Kırık olmak, bitmek değildir…
Kırık olmak, yeniden başlamaktır.”

Yazıyı Paylaş: