Kayıp Kıta Atlantis Masalı
Bir zamanlar, okyanusun kalbinde, gökyüzünü yansıtan turkuaz suların derinliklerinde Atlantis adında bir kıta vardı. Kristal kuleleri, deniz kabuklarından yapılmış evleri ve ışıkla konuşan yaratıklarıyla benzersizdi. Ama Atlantis’in halkı bir gün kibirle doldu ve deniz onları sessizce yuttu. O günden sonra kimse oraya ulaşamadı. Ta ki bir çocuk inanana kadar...
Kahramanımız, 12 yaşında, meraklı ve biraz da hayalperest bir çocuktu: Deniz. Adı gibi denizi severdi. Babası balıkçıydı, annesi ise deniz kabuklarından takılar yapardı. Her sabah güneşin doğuşunda kıyıya iner, ufka bakar ve sorardı:
— “Gerçekten orada bir yer var mı baba? Dalgaların altında gizli bir şehir?”
Babası gülümser, ağlarını omzuna atarken şöyle derdi:
— “Oğlum, bazı şeyler sadece masallarda kalır.”
Ama Deniz buna inanmak istemedi. O gece rüzgâr hırçındı, dalgalar taşkındı. Deniz, elinde bir fenerle sahile indi. Fırtınanın içinden bir şey parladı. Sanki denizin derinlerinden gelen bir ışık… Adımlarını hızlandırdı, suya yaklaştı. Işık, bir deniz kabuğunun içindeydi ama sıradan bir kabuk değildi. Kabuk, kendi kendine konuşuyordu!
— “Korkma küçük insan. Ben rehberim. Atlantis’in sesi.”
— “Konuşan bir kabuk mu?!” diye bağırdı Deniz.
— “Evet. Ve sen seçildin. Atlantis’in kapısı seni bekliyor.”
Kabuk birden suya atladı. Deniz, düşünmeden ardından daldı. Soğuk su ciğerlerini yakarken gözlerini kapattı, ama bir an sonra etrafını yumuşak bir mavi ışık sardı. Nefes alabiliyordu! Önünde dev bir denizaltı şehri uzanıyordu: Atlantis.
Atlantis, sessizdi ama canlıydı. Mercan kulelerin arasında ışık balıkları süzülüyor, devasa deniz atları sokaklardan geçiyordu. Deniz, büyülenmiş gibi etrafa bakarken bir ses duydu.
— “İnsan mı bu?”
Sesin sahibi, parlayan pullara sahip genç bir kızdı.
— “Ben Marina. Atlantis’in koruyucusuyum. Sen kimsin?”
— “Ben Deniz… kazara geldim… sanırım.”
Marina başını iki yana salladı.
— “Atlantis kazara bulunmaz. Buraya gelen herkesin bir nedeni vardır.”
Marina, Deniz’i şehir merkezine götürdü. Dev bir kubbenin altında, mavi taşlardan yapılmış tahtta oturan bilge bir kral vardı: Kral Nereus. Gözleri derin bir okyanus kadar sakindi.
— “Yüzey insanı... Neden buradasın?”
— “Bilmiyorum. Işığı takip ettim.”
— “Işık seni çağırdıysa, o zaman kaderin bizimle bağlı.”
Kral elini kaldırdı. Duvarlardan sular ayrıldı ve dev bir kristal oda belirdi. İçeride, altın renkli bir küre dönüyordu.
— “Bu, Kalp Taşı’dır. Atlantis’i hayatta tutan güç. Ama zayıflıyor. Eğer sönmeden önce onu yüzeye taşır ve yeniden canlandırmazsak, hem biz hem de senin dünyan karanlığa gömülür.”
Deniz şaşkınlıkla etrafa baktı.
— “Ben nasıl yardım edebilirim ki? Ben sadece bir çocuğum.”
Kral gülümsedi.
— “Saf kalpli bir çocuğun cesareti, bin savaşçının gücünden değerlidir.”
Ertesi sabah Marina ve Deniz, ışık kabuğunun rehberliğinde yolculuğa çıktılar. Önlerinde üç tehlikeli geçit vardı:
Akıntılar Labirenti,
Karanlık Çukur,
Zaman Kapısı.
İlk durak: Akıntılar Labirenti. Sular o kadar hızlı dönüyordu ki bir saniye yönünü şaşıran orada kayboluyordu. Deniz, kabuğun sesini dinledi:
— “Kalbine güven. Akıntılar korkuyu hisseder.”
Deniz derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı ve akıntıya bıraktı kendini. Bir anda sular onu çevreledi, ama yönünü buldu; tıpkı rüzgârla dans eden bir yaprak gibi.
Marina ardından geldi.
— “Sen gerçekten sıradan bir insan değilsin.”
Deniz utangaçça gülümsedi.
— “Belki de sadece inanıyorumdur.”
İkinci durak: Karanlık Çukur. Burası, Atlantis’in efsanevi yaratığı Gölge Balığının yuvasıydı. Işık burada yoktu.
Birden dev bir gölge üzerlerine çöktü.
— “Kim cesaret eder benim uykumu bölmeye?” diye gürledi balık.
Deniz korkudan geriye çekildi.
— “Biz Kalp Taşı’nı kurtarmak için geldik!”
Gölge Balığı’nın gözleri parladı.
— “O taş benim lanetim. Onu almak isteyen herkes karanlığa dönüşür.”
Deniz’in içi ürperdi ama kabuk fısıldadı:
— “Gerçek cesaret korkunun yokluğu değil, onunla yürümektir.”
Deniz ileri atıldı.
— “Sen karanlıksın ama taş ışık! İkisi dengede olmalı!”
Sözler bir büyü gibi yankılandı. Gölge Balığı durdu, sonra yavaşça geri çekildi.
— “Uzun zamandır bir insan bana bunu hatırlatmamıştı. Geçin!”
Deniz ve Marina, çukuru geçip Zaman Kapısı’na vardılar.
Zaman Kapısı, devasa bir deniz saatine benziyordu. Her saniye bir dalga yaratıyordu.
Marina, taşın kalbini işaret etti:
— “Bu kapı seni yüzeye götürecek ama sadece gerçeği söylersen.”
— “Ne gerçeği?”
— “Kalbinde sakladığın korkunun gerçeği.”
Deniz sustu. Bir süre sonra başını kaldırdı.
— “Korkum… babamın haklı olması. Atlantis’in gerçek olmaması. Sadece bir rüya olması.”
Zaman Kapısı parladı. Deniz’in sözleri, suya yazılmış bir itiraf gibi yankılandı. Kapı yavaşça açıldı.
Bir an sonra, Deniz kendini yine sahilde buldu. Elinde Kalp Taşı vardı, ama etraf sessizdi. Gökyüzü griydi, deniz ise donmuş gibiydi. Kalp Taşı’nın ışığı sönüyordu.
— “Hayır! Bu olamaz!” diye bağırdı.
Kabuk son kez konuştu:
— “Hatırla, ışık inançla parlar.”
Deniz gözlerini kapattı. Atlantis’i düşündü, Marina’yı, Kral Nereus’u, ışık balıklarını…
Kalbi umutla doldu. O anda taş yeniden parladı. Gökyüzü maviye döndü, dalgalar kıpırdadı. Uzakta bir ses yankılandı:
— “Teşekkür ederiz, yüzey çocuğu.”
Atlantis bir kez daha nefes aldı. Ama görünmüyordu artık. Deniz, elindeki kabuğa baktı. Kabuk sessizdi, ama parlıyordu.
Anladı ki Atlantis artık sadece bir yer değil, içinde taşıdığı bir inançtı.
Geceleri dalgaların sesi hâlâ aynı tınıyla gelir olmuştu. Bazen, suyun yüzeyinde bir ışık belirir, sonra kaybolurdu. Deniz, her seferinde gülümserdi.
— “Ben gördüm,” derdi kendi kendine, “Atlantis gerçekten var.”
Ve belki, o gülümseme her dalgada yeniden doğan bir hatıraydı:
Kayıp kıtanın, hiç kaybolmamış bir umudun hatırası.